Ana Sayfa

Geri

Peygamberimizin Hastalanması

        Rasûl-i Ekrem'in Vedâ Haccı, Peygamberlik vazifesinin sona ermiş olduğunu gösteriyordu. Çünkü Hazreti Peygamber, Vedâ Nutkunu Vedâ Hac-cında söyledi. Ashâbiyle vedâlaştı. İslâm dini bu Hacda kemâlini buldu. Son âyet burada geldi. Kur'an-ı Kerîm Veda Haccında tamamlandı.
        "Nasr" Sûresinin gelişini ve son Kur'ân âyetinin bildirilmesini ashab, Rasûl-i Ekremin vefatı zamanının yaklaşmış olduğuna işaret saymışlar, bu sebepten ağlıyanlar bile olmuştu.
        Rasûl-i Ekrem, Vedâ Haccından sonra, Mekkeden Medine'ye döndü. Sekiz yıllık hasretten sonra, Uhud şehîdlerini ziyaret etti. Namazlarını kıldı: (546). Evvelce, bu şehîdlerin cenaze namazları kılınamamıştı. Hastalanmasından bir gece önce, Medinenin "Cennetülbekî'"denilen mezarlığına gitti. Ölüler için duâ etti:
        - "Ey Büyük Allahım! Burada yatanlardan mağfiretini esirgeme" dedi. Hayatta bulunanlarla nasıl vedâlaşmış ise, ölülerle de bu suretle vedâlaşrmış oldu.
        Mezarlıktan geri dönerken, beraberinde bulunduğu azadlısı, sahabeden "Ebû Muveyhib"e şunları söylemiş:
        - Bana, dünya hazineleri anahtarlariyle, cennetin anahtarları uzatıldı. Bunlar arasında muhayyer bırakıldım. Ben, Allahıma kavuşmayı, cennette yaşamayı seçtim." buyurmuştu: (547)
        Bekî' mezarlığından dönüşünde Rasûl-i Ekrem hastalandı. Evvelce Hay-berde yahudiler tarafından yedirilen zehirli koyun eti, yüzünden tutulduğu geçici bir hastalık gibi bir takım rahatsızlıkları hariç tutulursa, Peygamber Efendimiz o zamana kadar, büyük bir hastalık geçirmemişti: (548). Esasen Rasûl-i Ekremin yaşayış tarzı, kendisini hastalıktan uzaklaştıracak mahiyette idi. Az yer, sade bir hayat yaşardı. Tertemizdi. Beş vakitte namaz için abdest alırdı: (549). Bununla beraber, İlâhî vahyin tesirleri, başlangıçtanberi, çeşitli düşmanlarından gördüğü türlü kötülükler, Peygamberlik vazifesinin ağırlığı gibi çeşitli yönlerden, pek sağlam olan vücudu yıpranmış bulunuyordu.
        Artık, Rasûli Ekrem, hayatının sona ermiş olduğunu anlamıştı. Bu noktaya da zaman zaman işaretlerde bulunuyordu. Bu sebepten, Hazreti Peygamberin hastalanması, ashabını, ciddi olarak endişeye düşürmüştü.
        Hastalığından bir gün evvel, Rasûl-i Ekrem büyük bir ordu hazırladı. Bu ordu, Suriye sınırına gidecek, Arab yarımadasının üst tarafını emniyet altına alacaktı. Peygamberimiz, güney sınırından ziyade kuzeyi, Bizansa ve İrana bağlı olan Suriye'yi, Mısırı ve Irakı düşünüyordu. Vakıa Vedâ Haccından sonra, rahatsızlığı haberi etrafa yayılınca, birtakım yalancı peygamberler türemişti. Yemende: Esved, Yemâmede: Müseylime, Esedoğulları diyarında: Tuleyha gibi, peygamberlik dâvasına kalkışanlar olmuştu. Fakat Rasûl-i Ekrem, bunların hiçbirine ehemmiyet vermedi. Yarımadanın bütün ahalisi, Allah'ın dinine girmiş olduğu için, bir iç tehlike yoktu. Yarımadanın şurasında burasında görülen bir takım irtica (geriye dönüş) hareketleri, Rasûlüllahı zerre kadar rahatsız etmiyordu. Çünkü, yeni din kökleşmiş ve bütün yarımadaya hâkim olmuştu.
        Ancak, Rasûl-i Ekrem, hristiyanlığın hâmisi, asrının en büyük devleti, Bizansı ihmal etmiyordu. Hattâ "Tebük" seferi bile bu maksatla yapılmıştı. Yirmiüç yıl devam eden "Peygamberlik" devrinde Rasûl-i Ekrem, en son olarak hazırladığı Suriye ordusuna "Üsâme'"y'\ başkumandan tâyin etti. Sancağı kendisine teslim ederken:
        - Babanın şehîd olduğu yere git! Düşmanları atlara çiğnet! Hareketinde acele et! Zaferden sonra oralarda çok bekleme! Yolda delilsiz gitme!. buyurdu: (550).
        Üsâme, sancağı aldı. Medine dışına çıktı. Bir fersah (bir saatlik) mesafede "Cüruf" mevkiinde ordugâh kurdu. Askerini orada topladı. Ancak, Üsâme çok gençti. Henüz yirmi (veya yirmiyedi) yaşındaydı. Vaktiyle "Mute" faciasında şehîd düşen, Rasûl-i Ekremin azadlısı ve evlâtlığı başkumandan Zeyd'in oğluydu. Muhacirlerden ve ensârdan pek çok zevat orduya verilmiş, Üsâmenin emrine girmişti. Büyük Peygamberimiz bu hareketiyle, müslüman-lıktaki hakikî müsavatın temellerini bir kat daha kuvvetlendirmek istemişti. Aynı zamanda, gençleri büyük işlere karıştırmayı, onları büyük sorumluluğa alıştırmayı düşünmüştü.
        Ancak, Rasûl-i Ekremin hastalığı ağırlaşınca, Üsâme ordusu da hareketini geciktirmek zorunda kaldı. Şu kadar var ki, Hazreti Ebûbekir ile Hazreti Ömerin Üsâme ordusuna verildiği rivayeti doğru değildir. İbni Teymiye bu rivayetleri kat'î bir şekilde yalanlamaktadır: (551). Hadisler de, Şeyhülislâm Ah-med ibni Teymiyetülharanî (ölümü:728/1327) ye hak verdirmektedir. Çünkü, Peygamberimizin hastalığı esnasında, Hazreti Ebûbekrin, Hazreti Rasûl-i Ekrem'e vekâleten, ashaba imamlık yaptığında hiç şüphe yoktur. Peygamberimiz tarafından Ebûbekir Medine'de alıkonulmuştu.
        Rasûl-i Ekrem Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Hicretin onbirinci yılı, Safer ayında hastalandı. Sancağı kendi eliyle "Üsâme"ye teslim ettiği günün ertesi günü sabahı, bir baş ağrısiyle uyandı: (19 Safer 11/6325. Buna bir de baş dönmesi katıldı. Hastalık, zaman zaman şiddetleniyor veya hafifliyordu. Bu suretle, 19 Saferden 1 Rabîulevvele kadar, tam onüç gün sürdü. Bu müddetin ilk beş gününü: Zevcesi Hazreti Meymûnenin odasında, son sekiz gününü de, diğer zevcelerinin muvafakatiyle, Hazreti Âİşenin hücresinde geçirdi. Bu suretle, vefatına kadar, Ebûbekrin kızı Hazreti Âişe, bu Büyük İnsanın hizmetinde, devamlı olarak bulunmuş oldu.
        Hastalığının ilk günleri hem ıztırap çekiyor, hem de ateşi düştükçe camie çıkıyor, cemaate namaz kıldırıyordu. Fakat, sonraları sıhhati müsade etmedi. Camie çıkamaz oldu. O zaman "İmamlık" vazifesini, vekil olarak Hz. Ebûbekre bıraktı.
        Rasûl-i Ekremin hastalığı humma "fiyevr" idi. Kendisini, soğuk suyla, tedavi ederek hafiftendiriyordu. Gerek imamlık vazifesini ve gerekse cemaate nasihatlarını, hep hastalığının hafiflediği, ateşinin düştüğü zamanlar yapardı. Hattâ, vefatına rastladığı son pazartesi günü sabahı da hastalığı böyle bir hafiflik göstermişti.
        Peygamberimizin hastalığı esnasında Amcası Abbâs daima yanında bulunurdu. Kaldırmak gerekirse, bir tarafına Abbâs, öbür tarafına da Ali veya Üsâme girerdi. Fakat, Hazreti Ali daima huzurda bulunmazdı: (552). Hastalığının ikinci günü: bir tarafında Abbâsın oğlu Fadl, diğer tarafında Hazreti Ali oldukları hald'e, Rasûl-i Ekrem camie çıktı. Minbere oturdu. Hamdü senadan sonra, sözüne başladı:
        - Ey Nâs! Kimin arkasına vurmuş isem, işte arkam! Gelsin vursun! Ben de kimin hakkı varsa, işte malım! Gelsin, alsın! Burada mahcup olmak, âhirette mahcup olmaktan hayırlıdır. Yanımde en sevgiliniz, benden hakkını isteyen veya bana hakkını halâl edendir. Benden hak alınmalı ki, Rabbime temiz bir ruhla kavuşabileyim!" demişti.
        Hutbeden sonra, öğle namazı kılındı. Rasûl-i Ekrem, yine minberde göründü. Aynı sözlerini tekrarladı. O zaman ortaya bir adam çıktı. Üç dirhem alacaklı olduğunu söyledi. Hemen ödendi.
        Rasûl-i Ekremin hastalığı ilerledikçe, zaman zaman bayılma halleri de görülmeye başladı. Vefatından beş gün evvel bir Perşembe günü: Evinde ashâbdan bazıları toplanmıştı. Yatağının etrafında bulunanlara:
        - Bana (kâğıt ve kalem gibi) yazacak bir şey getiriniz. Size bir kitap (vasiyetname) yazdırayım ki, bundan sonra yolunuzu şaşırıp helake düşmiyesiniz demişti.
        O zaman, ashab arasında bir münakaşa başladı. Kimisi vasiyetname lehinde, kimisi aleyhinde konuştu. Hazreti Ömer:
        - Muhakkak Rasûl-i Ekremin hastalığı ağırlaşmıştır. Elimizde Kur'ân var. Allahın Kitabı bize yeter!" deyince gürültü arttı. "Acaba baygınlık tesiriyle mi söylüyor?" sorunuz! denildi. O zaman Rasûl-i Ekrem:
        - Beni kendi halime bırakınız! Benim şu içinde bulunduğum (Allaha dönüş!) halim, sizin beni meşgul etmek istediğiniz şeylerden hayırlıdır. Haydi kalkınız!"buyurdu: (553).
        Bu mesele Sünnîlerle Şiîler arasında büyük bir ihtilâfa yol açmıştı (554). Şiîlere göre; Rasûl-i Ekremin yazdırmak istediği vasiyetname: "Ali" hakkında idi: (555). Fakat, hakikat bu vasiyetnamenin "Ebûbekr" için olacağını göstermektedir: (556). Daha sonra vefatına yakın:
        - Müşrikleri Arabistan'dan çıkarınız! Dünyanın her tarafından gelecek (Müslim ve gayrimüslim) elçilere, benim yaptığım gibi, ikramda bulununuz!" diye vasiyet etmişti: (557).
        Medine dışında karargâh kurmuş olan "Usâme ordusu" hazırlanıyordu. Fakat, bir türlü yollanamadı. Çünkü, Rasûl-i Ekrem hastalandı. Hastalığı da gün geçtikçe ağırlaşıyordu. Aynı zamanda münafıkların devam eden dedikodusu da araya karışmıştı. Vasiyetname meselesinin münakaşa edildiği gün, öğleye doğru, kendisinde biraz iyilik gören Rasûl-i Ekrem, vücuduna bol bol sular döktürdü, duş yaptı. Hemen giyinerek cemaate gitti. Hz. Ali ile amcası Hz. Abbâsın oğlu Fadl, koltuğuna girerek camie çıkmasına yardım etmişlerdi.
        Rasûl-i Ekrem ashabına namaz kıldırdı. Namazdan sonra, minberin alt basamağına oturdu. Bir hutbe okudu. Başında boz renkli bir sarık görülüyordu. Hamd ü sena ettikten sonra, sözüne şöyle başladı:
        - Ey Nâs!
        Üsâme ordusunu yola çıkarınız! Üsâme gibi pek genç bir zâtın kumandanlığa tâyini için birşeyler söylediğinizi duydum. Evvelce, babası
        "Zeyd"in emirliğine de itiraz etmiş, aynı şeyleri söylemiştiniz. Allaha yemin ederim ki, Üsâmenin babası kumandanlığa lâyıktı. Kendisini çok severdim: Zeyd, nasıl kumandanlığa layıksa ve bana en sevgili ise, babasından sonra oğlu Üsâme de o makama lâyıktır. O da sevimli kimselerdendir. Ona itaat ediniz!" buyurdu.
        Ey Nâs!
        Peygamberinizin irtihalini düşünerek telâş etmişsiniz! Dünyada hiçbir Peygamber yoktur ki, ümmeti içinde daimî olarak yaşamış olsun. Benden evvelki Peygamberlerden biri, ebedî olarak kaldı mı? Biliniz ki, ben de Rabbime kavuşacağım. Muhakkak ki, siz de Allahınıza kavuşacaksınız! Dünyada hiç kimse kalmaz. Herşey Allahın arzusuna bağlıdır. Allahın takdir buyurduğu zaman, ne öne alınır, ne de o zamandan kaçılır! Sizinle buluşacağımız yer: "Kevser Havuzu kenarı"dır. Herkim Havuz kenarında benimle buluşmak isterse, elini ve dilini günahlardan sakınsın. Sizin bir daha puta tapıcılığa dönmenizden korkmuyorum. Endişe ettiğim şey, sizin dünya işlerine dalarak, servete boğularak yek-diğerinizin kanını dökmenizdir. işte, o zaman, siz de evvelki milletler gibi, helak olursunuz!" (558)
        Ey Nâs!
        Allah, kullarından birini dünya hayatiyle âhiret hayatını tercihte serbest bıraktı. Fakat bu kul âhiret hayatını seçti." deyince, Hazreti Ebubekr ağlamaya başladı. Çünkü, orada bu sözün mânâsını anlayan yalnız o idi. Rasûl-i Ekrem, bu beyaniyle kendisinin öleceğine işaret ediyordu. O vakit,
        - "Ağlama, yâ Ebâbekr!" diye onu teselli etti.
        - "Arkadaşlık, mâlî fedakârlık gibi her bakımdan bana en faydalı olan Ebûbekr'dir. Kendime bir dost edinmek isteseydim, muhakkak o dostum, Ebubekr olurdu. Lâkin İslâm dini hepimizi kardeş yaptı. Din kardeşliği, şahıs kardeşliğinden üstündür." sözleriyle, Ebûbekre olan sevgisini açıkladı. Hattâ,
        - "Camie açılan, Ebûbekrin kapısından başka bütün kapıları kapayınız!" emrini verdi: (559)
        - "Sizden evvelki milletler, Peygamberler ve Evliyanın mezarlarını birer ibâdet yeri yapmışlardı. Sizi böyle bir şey yapmaktan menederim." dedi. (560). Minberden indi. Doğru, zevcesi Hazreti Âişenin hücresine gitti. Fakat, ashabın endişesi üzerine tekrar Mescide döndü. Yine Hazreti Ali ile Fadl koltuğuna girmişlerdi. Yine minberin alt basamağında durarak en son hutbesini (nutkunu) söyledi, ensârı muhacirlere vasiyet etti:
        - Ey Muhacirler! Size ensâr hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Onlar benim hâs cemaatimdir. Onlar, vaktiyle, sizi evlerine misafir etmediler mi? Her bakımdan, sizi nefislerine tercih etmediler mi?
        Ey Nâs! Bugün halk Medine'de çoğalıyor. Müslümanların sayısı günden güne artacak. Fakat, ensâr azalıyor. Günden güne azalacak. Sonunda ensâr, undaki toz gibi kalacak. Onlara karşı yapacağınız vazifenin günü, bugündür. Müslümanların işini üzerine alacak olanlar, onların fikirlerinden faydalanmalı." (561) dedi.
        - "Ashabım!
        İlk muhacirlere de hürmet etmenizi vasiyet ederin: Bütün muhacirler de birbirlerine hayırlı olsunlar! Her iş, Allah'ın izniyle olur. Allah'ın iradesine galebe etmeğe çalışanlar, sonunda mağlûp olurlar. Allah'ı aldatmak isteyenler, muhakkak aldanırlar." (562) buyurdu.
        Evvelce, Ebûbekr'den memnunluk gösteren Rasûl-i Ekrem, şimdi de:
        - Ömer benimle hiledir. Ben, onunla bileyim. Benden sonra Hak, ömerle beraberdir." sözleriyle, Hazreti Ömerden hoşnutluk gösterdi ve bütün ashâbiyle halâllaştı. Bu son hutbesinden sonra, minderden indi ve bir daha o makamda görünmedi. Yine geldiği odasına döndü.
        Bir yatsı vaktiydi: Namaz vakti girmiş, ezan da okunmuştu. Rasûl-i Ekrem, namazın kılınıp kılınmadığını sordu. Cemaatin kendilerini beklemekte olduğu söylenince:
        Hemen yıkandı. Hazırlandı. Fakat ayağa kalkamadı. Düştü, bayıldı. Ayıldıkt an sonra, namazı yine sordu. Aynı cevabı alınca: Tekrar yıkandı, fakat tekrar bayıldı. Bu hal üç defa tekerrür etti. O zaman:
        - Söyleyin Ebûbekre! Cemaate namazı kıldırsın! emrini verdi.
        Hazreti Âişe, babasının imamlık yapmasını istemiyordu. Babası adına mazeret beyan etti. Fakat, Rasûl-i Ekrem, verdiği emrini üç defa tekrarladı:
        - "Söyleyin Ebûbekre! Namazı kıldırsın!"
        Bunun üzerine, Hazreti Ebûbekr, Rasûl-i Ekrem adına, cemaate üç gün imamlık yaptı. Ebûbekrin bu imam vekilliği: Bir Perşembe günü akşamı yatsı namaziyle başladı, pazartesi günü sabah namazına kadar devam etti. Bu üç gün içinde (Bir vakti: Perşembe, beş vakti: Cum'a, beş vakti: Cumartesi, beş vakti: Pazar, bir vakti: Pazartesi olmak üzere) on yedi vakit namaz kıldırmış oldu:(563).
        Rasûl-i Ekrem Efendimizin cemaate en son kıldırdığı namaz ise: Perşembe günü "Akşam namazı" oldu. (564).
        Ölümünden iki gün evvel, bir Cumartesi günü idi: Suriye ordusu başkumandanı Üsâme geldi, cepheye gitmek üzere Rasûl-i Ekremle vedâlaştı. Fakat, ordu hareket edemedi. Çünkü, Pazartesi günü Peygamberimizin hastalığı şiddetlenmişti.
        Pazarı Pazartesiye bağlayan ölüm gecesi, ateş düşmüş, hasta çok rahat bir gece geçirmişti. Ölüm günü olan Pazartesi sabahı: Rasûl-i Ekrem başını bağladı. Yattığı odanın Mescide açılan kapı perdesini kaldırdı. Camie çıktı. Hazreti Ali ile Hazreti Fadl yine kendisine yardım etmişlerdi. Ebûbekr, cemaate sabah namazını kıldırıyordu. Ashabına baktı. Onların namazda saf bağlayarak ibâdet halinde bulunduklarını görünce, memnun oldu, tebessüm etti. Rasûl-i Ekremin camie gelişini gören müslümanlar da, Onun iyileştiğini sanmışlar, sevinçlerinden namazlarını bozacak hale gelmişlerdi. Hattâ Hazreti Ebûbekr bile, mihrabdan çekilmek istemiş, fakat, Rasûl-i Ekrem, yerinde durması için eliyle işaret etmişti. Sol tarafında durarak, oturduğu yerde Ebûbekre uydu. Namazını kıldı. Rasûl-i Ekremin son namazı bu oldu.
        Namazdan sonra, cemaate döndü. Onlara nasihatlerde bulundu: (565). Rasûl-i Ekrem, bu son konuşmasında mühim bir noktaya temas etmiş, müslümanian "puta tapıcılık"tan sakınmaya davet eylemişti:
        - Kendi peygamberlerine ve birtakım evliyaya aid mezarları birer "ibâdet yeri" haline sokan yahudilerle hıristiyanlara uymayınız!" dedi.
        Allah, yehud ve nasârâyı (hristiyanları) rahmetinden uzak kılsın! Bunlar, Peygamberlerinin mezarlarını birer ibâdet yeri hafine soktular." buyurdu: (566). Yahudilerle hristiyanların, Peygamber mezarlarına karşı gösterdikleri, "puta tapıcılık" derecesine varan hürmetlerinden, mabedlerindeki resim ve heykeller yüzünden müşrikliğe giden hareketlerinden ümmetinin uzak kalmasını istedi.
        Rasûl-i Ekremin Mescide son çıkışı bu oldu. Ashab, Onun yüzünü bir daha göremedi.
        Odasına döndüğü zaman, perdeyi indirtti. Artık, Rasûl-i Ekrem takatsizdi. Benzi kansız, yüzü bembeyazdı: (567)
        Pazartesi günü, gün ilerledikçe, Rasûl-i Ekremin bayılması arttı. Zevcesi Hazreti Âişe başucunda duruyor; Kızı Hazreti Fâtime babasının ıztıraplarına müteessir olmuş, hüngür hüngür ağlıyordu. Rasûl-i Ekrem, ona bakarak:
        - Kızım! dedi, Baban bugünden sonra, hiç ıztırap çekmeyecek!" diye onu teselli etti. O gün, öğleye kadar, kendisine, sık sık bayılmalar geliyor, çok ıztırap çekiyordu. Fakat, halinden asla şikâyet etmiyordu. Yalnız, yanında ufak bir su kabı bulundurmuştu. Arasıra iki elini bu kaba batırıyor, yüzünü ıslatıyordu.
        - La İlahe İllallah! Ölümün de şiddetleri var! Yâ Rabbi! Ölüm korkularına dayanmak için bana yardım et!" diyordu. Sonra elini kaldırdı. Ruhunu teslim edinceye kadar Allahına yalvardı:
        - Allahım Beni affet! Beni Refîkı A'lâya (Peygamberlere, sadık kullara, şehîdlere sâlih insanlara) ulaştır! duasını tekrarlıyordu:(568). Rasûl-i ekremin başı, bu sırada Hz. Âişe'nin kucağındaydı ve Onun son dakikasını anlatırken diyor ki:
        - "Başı kucağımda olan Peygamberin gittikçe ağırlaştığını anlıyordum. Yüzüne baktım. Gözleri dimdikti. Dudakları:
        - Belki Refiki A'lâyı (en yüksek yoldaşın yoldaşlığını) tercih ederim." diyordu: (569).
        Bütün bunlardan Rasûl-i Ekremin, Huzuru İlâhîyi özlediği anlaşılıyordu: (570)
        Bu duayı üçüncü defa tekrarında eli düştü: (571). Gözleri tavana dikili kaldı. Zevcesi Hazreti Âişe, Rasûl-i Ekremin başını şefkatle kaldırdı. Yastığa yatırdı. Alnından öptü. Hâtemül Enbiyâ (Peygamberlerin sonuncusu) Hazreti Muhammed Mustafâ'nın mübarek rûhu artık, mukaddes âleme uçmuş, Yüce Allah'ına kavuşmuştu (1 Rabîulevvel 11/27 Mayıs 632 Pazartesi). Ay senesi hesabiyle tam: Altmış üç yaşında idi: (572).


(546) Tecrid Tercemesi, C. 11, S. 4
(547) Tarihi Dini İslâm. C. 4, S. 553.
(548) Allanın Kulu ve Rasûlü-Muhammed, S. 317.
(549) Hazreti Muhammed Mustafa, S. 443.
(550) Tarihi Dîni islâm, C. 4, S. 551
(551) Asrı Seâdet, C. 2, S. 752.
(552) Tecrid Tercemesi, C. 11, S. 15.
(553) Tecrid Tercemesi, C. 11, S. 8
(554) Ehli Sünnet - Sünnîler: Kitaba, Sünnete ve Kitap ile sünnete uygun amele taraftar olanlardır. Ehli bid'at ise, Rasûl-i Ekremin tebliğ buyurduğu hükümleri, kendi reylerine göre değiştirenlere denir. Şîa-Şiîler, ehli bid'attendir. - Prof. Merhum İsmail Hakkı İzmirli, Mülahhas ilm-i Tevhîd, S. 27.
(555) Asrı Seâdet, C. 2, S. 759.
(556) Tecrid Tercemesi, C. 8, S. 480.
(557) Rasûl-i Ekremin bu vasiyeti, ancak ikinci halife zamanında yerine getirilebilmiş, Hazreti Ömer, Kırkbin yahudi ve müşriki, Arab yarımadasından harice sürgün etmişti. Tecrid Tercemesi, C. 8, S 477.
(558) Asrı Seâdet, C. 2, S. 752.
(559) Tecrid Tercemesi, C. 11, S. 20.
(560) Buhârî ve Müslim.
(561) Buhârî,
(562) Mevâhibi Ledünniyye Tercemesi, C. 2, S. 434.

(563) Buhârî-Müslim.
(564) Tecrid Tercemesi, C. 11, S. 14.
(565) Hazreti Muhammed Mustafa, S. 448.
(566) Tecrid Tercemesi, C. 4, S. 612
(567) Tecrid Tercemesi, C. 11 , S. 24.
(568) Rasûl-i Ekremin son duasını Tecrid Tercemesi, C. 11 , S. 29.
(569) Hazreti Muhammed Mustafâ, S. 449.
(570) Asrı Seâdet, C. 2, S. 766.
(571) Tecrid Tercemesi, C. 11, S. 30.
(572) Rasûl-i Ekrem Efendimizin 63 yaşını tamamlıyarak vefat ettiği Hazreti Âişeden rivayet olunmuştur. - Tecrid Tercemesi, C. 11, S. 33. Hadîs Numarası: 1671.


 

M.Zekai Konrapa

 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın