|
Kalbin Sesi - Hz.Mevlana
Mevlana'da Semâ

Mevlâna, coşkun âşkını,
müzikle, semâ ile besliyordu. Müzik, âşkla dolup tasan gönlün oynaşı, sema bu
âşkın vecdi ve hareketiydi. Şiir ise aşkın dili. gönül kandilinin yağıydı. Bu üç
estetik unsur, yani müzik, sür ve semâ bir oldu mu. bir âsk çağlayanı oluyor,
köpüre köpüre Mevlâna'nın ruhunda, benliğinden dökülüyor ve bu çağlayanda
Mevlâna dahi silinip kayboluyordu.
Mevlâna'nın ilâhî âşkı ve vecdinin dili sayılan müzikte,
rebabın ve neyin yeri büyüktü. "Rebabın dili Türk olsun, Rum olsun, Arap
olsun âşıkların dilidir,." diyen Mevlâna: "Kebab aşk kaynağıdır, ahbap
yoldaşıdır. Bulut nasıl gü bahçesini salarsa, rebabda gönülleri sular, gönüllere
şakilik eder.." buyurur. Aşk susuzluğunu rebabın tatlı, yanık nağmeleriyle
göderiyor. onun sesiyle gönlünü serinletiyordu.
Mevlâna, Mevlâna olalı beri Konya ney ve rebab sesleriyle
dolmuştu. Nerede Mevlâna, orada müzik, şiir ve semâ vardı. Bu ses, bu nefesler
taassubun kör kuyusuna düşenleri çileden çıkarıyor, "Bu çengilik ne diye? Biz
iki eşek yükü kitap okuduk. Müziğin helal olduğuna dair bir tek satır bile
görmedik.." diyorlardı. Bu sözler Mevlâna'ya ulaştığı zaman tek cümle ile
itirazlarını cevaplandırıyordu:
— Onlar eşekcesine okumuşlar!
Rebabı ten kulağıyla değil, can kulağı ile dinlemek, onun
dilinden anlamak demekti. Bir gün Mevlâna. "Biz. rebabtan cennet kapılarının
açılışının tatlı sesini duyuyoruz" demişti. Her zaman Mevlâna'ya karsı olan
Seyyid Şerefeddin buna da itiraz etmis:
— Biz de rebabı duyuyoruz. Fakat bize acı bir gıcırtıdan
başka ses gelmiyor.
demişti. Mevlâna bu söze incinmedi. Şu zarif nüktesi ile
cevap vermişti:
— Evet o da duyuyor. Fark su. Biz cennet kapısının açılışımn
sesi
ni duyuyoruz, o ise kapanışının.. Ve ilâve ediyordu:
— Medreseleri bilginlere verdik, tekkeleri scyhlere.. Rebap
ortalık yerde bizim gibi garip kaldı. Ona da rağbet gösterselerdi. şüphesiz
bağışlardık. Bunu yapmadılar. Eh ne yapalım.garibi garip okşar. Hoş görsünler..
Rebap okşandıkca. hele Mevlâna'ni', hassas, ince
parmaklarıyla
okşandıkça ilâhî nağmeler çıkarıyor, âşk ezgisiyle ağlıyor,
inliyordu.
Hele o ney, o kamış parçası bir âlemdi. O ney ki. gönül
sahibinin elinde bir kamış olmaktan çıkıyor. Allah esrarını fısıldayan bir ses,
bir nefes oluyordu. Bu ses. bu nefes, önce Mesnevi'de, "Dinle bu ney nasıl
şikâyet ediyor, ayrılıklardan nasıl hikâye ediyor" diye dile geliyor, ney
olmaktan çıkıyor, Mevlâna'nın ta kendisi oluyordu. Aslında ney, benzi sararmış,
varlığını Allah'a adamış, Allah âşığını temsil ediyordu.
Neyin üzerindeki yedi delik, insan başındaki göz, kulak,
burun ağız gibi yedi deliği ifade ediyor ve ney, "İnsan-ı kâmil"i dile
getiriyordu. Mevlâna, Mesnevi'sinde böyle bir ney'di. Nitekim, Mesnevi'yi
ingilizce'ye çeviren Reynold A.Nicholson, "Mevlâna, kendisini, Çelebi
Hüsameddin'in ağzından üflenen ve kendi yarattığı giryan musikiyi döken bir
ney'e benzetir" demektedir. Rahmetli Yaman Dede, "Nây" adlı
manzumesinde şöyle seslenir:
İçi boş, benzi sararmış ona aşktır maya Derd-i hicran ile
inler, eder âh Leylâ'ya. Arzeder hıçkırarak âşkını hep Mevlâya, Bak neler
söyletiyor Hazreti Mevlânaya..
Dr. Mehmet ÖNDER
|