|
Kalbin Sesi - Hz.Mevlana
Altun Tenlim, Gümüş Bedenlim,
Dilim, Dilberim Geldi 
247 yılı Mayıs
ayının sekizinci günü, Konya'da baharın en güzel günleri.. Herkes şen-şatır,
herkesin yüzü güleç. Ama asıl şenlik, asıl bahar Mevlâna'nın Medresesi'nde. Şems
geliyor! Aylardır gözlenen, taa içten özlenen Tebrizli Şems bu!..
Mevlâna, üstünde başında ne varsa müjdeciye vermişti:
— Daha ne varsa verin! diyor ve en güzel gazellerinden
biriyle şöyle sesleniyordu:
Yollara sular dökün.
Bahçelere müjdeler verin..
Bahar kokuları geliyor,
O geliyor, O!..
Ay parçamız, canımız, yârimiz geliyor.
Yol verin, açılın, savulun,
Beri durun, beri!
Yüzü apaydınlık, akpak
Bastığı yerleri aydınlatarak,
O geliyor, O!
Her ağızdan tek ses: "O geliyor!" Bu söz. sarı
benizlerde pembe hareli akisler yapıyor. Tellâllar, caddelere dökülmüş
bağırıyor: "Şems geliyor!," Ve Şems geldi. Mevlâna kükremiş aslan gibi
sesleniyor yine...
Geldi, dostlar,
Güneşim, Ay'ım geldi.
O gümüş bedenlim
Gözüm, kulağım, canım geldi,
Başım sarhoş
İçim bir hoş bugün..
Sabahlara dek öldüğüm,
Bir demet gül gibi yoluna döküldüğüm,
Servi hıramanım geldi.
Bak Allah'aşkına!
Bak şu baharın şevkine
Ey güneş, dökül - saçıl serapa
Sevgilim gibi cömert,
Bir tohum gibi fışkıracak,
Bedenimdeki kuvvet,
Kükremenin tam çağı,
Arslanırn geldi.
Dert dindi, acılar unutuldu, birer birer,
Şu er,
Şu güle benzeyen!.
Ni bileyim şekere, bala benzeyen,
Cananım geldi.
Ey Tebrizli Şems!.
Ey gözümdeki nur.
Beni benden aldılar bugün,
Kurulsun dernek - düğün,
Ahun tenlim,
Gümüş bedenlim.
Dilim, dilberim geldi.
Şehrin ileri gelenleriyle birlikte Mevlâna, Şems'i istikbal
için kal'adan dışarı çıkmışlardı. Kuşluk vaktine doğru, Şems ve Sultan Veled
görünmüşlerdi. Sultan Veled atın başını çekiyor. Şems bir ehrama bürünmüş, başı
önünde, ağır ağır at üstünde ilerliyordu. Bu muhteşem manzara, herkesi
heyecanlandırmıştı. Kervan yaklaşır yaklaşmaz, Mevlâna ilerledi. Şems'in atının
dizginine yapıştı. Şems başını kaldırdı, göz göze geldiler.
Aylar öncesi aynı manzara Konya'da, cadde ortasında olmuş.
Şems, ilk defa gördüğü Mevlâna'nın yolunu kesmiş, atının dizginlerini tutmuştu.
Şimdi, dizginlere sarılan Mevlâna idi, iki deniz bir defa daha birbirine
kavuşmuş, ikinci bir "Meracel'bahreyn" olmuştu.
Bu ilâhî sahne cereyan ederken, hafızlar Kuran okuyor,
müridler semâ ediyorlardı. Ney, kudûm sesleri ayyuka çıkmıştı. Mevlâna, Şems'in
inmesine yardım etti. İki büyük insan, iki Allah velisi biri diğerinin elini
öperek görüştüler. Bir müddet sustular, "hâl" diliyle halleştiler.
Şimdi kafile şehre giriyordu.
İkinci defa Konya'da buluşan, görüşen Şems'le Mevlâna, bu iki
dost, bu hangisi can, hangisi canan bilinemeyen, birbirini tamamlayan, bu iki
Allah âşığı, Konya'ya giriyorlardı. Onları, emirler, beyler, dervişler, müridler,
talebeler, tüm Konya halkı izliyordu. Kafile, Mevlâna'nın Medresesi önünde
durdu. Mevlâna Şems'i buyur etmişti. Şems, önce Mevlâna'ya, sonra kalabalığa
baktı. Bir an duraklar gibi olmuştu. Yarın bu kalabalık yeniden aleyhine dönerse
ne olurdu? Ne olacak, kaderin hükmü neyse o... Medreseye adımını attı. Ardından
Mevlâna... Kapı ağır ağır kapandı. Daha önce de böyle kapanmıştı.
Şems, Mevlâna'ya Sultan Veled'in yolculuk günlerindeki zahmet
ve hizmetinden bahsediyor:
— Benim, Allah vergisi iki halim vardır: Bir başım, öteki
sırnmdır. Başımı, tam bir samimiyetle senin yoluna fedâ ettim. Sırrımı da Velede
verdim. Veled oğlumuzun Nuh Peygamber kadar ömrü olsaydı ve hepsini ibadet ve
riyazata harcasaydı, yine bu yolculukta, benden ona ulaşan sır kadar, sırra
müyesser olamazdı... diyordu.
Gerçekten, bir ay kadar süren yolculuk sırasında Sultan Veled,
Şems'i gözü gibi korumuş, yolculuğun mümkün olduğu kadar zahmetsizce geçmesi
için elinden geleni yapmıştı.
Yolculuk günlerinde Şems ilâhi sohbetleriyle. Sultan Veled'in
gönlünü süslemiş, gerçekten de sırlarını vermişti.
Mevlâna memnundu.
"Garkolmaktan korkup gönlünü tahta parçasına veren, yol
eri değildir. O, aslında isyan eden bir adamdır ancak.
Ey Tebrizli Şems, sen hem denizsin, hem inci. Senin varlığtn
baştanbaşa Allah'ın güneşinden, nurundan başka birşey değil ki."
"Tebrizli Şemseddin, Allah övgüsü Semseddin Hak'kın güneşi
Şems" mahlasları ile söylenen bu gazellerin çoğu, Mevlâna tarafından hemen o
anda söyleniyor ve çevresindekiler de yazıyor, bir divanda toplanıyordu. İlerde
"Divân-ı Kebîr" olacak, hattâ bu divan Şems'e izafeten "Divân-ı Şems-i
Tebrizi" adıyla tanınacak, binlerce gönlü, ilâhî aşkla büyüleyecekti.
Bu nasıl bir aşktı böyle: Mevlâna, coşkunluğun da ötesinde
bir vecdle kükrüyor, ateşiyle yanıp yakılıyordu. O nasıl Şems'ti ki hiçbir bulut
altına girmiyor, hem kendi yanıyor, hem de Mevlâna'yı yakıyor, akseden ışığı ile
de bir güneş gibi etrafını aydınlatıyordu.
Şems, Mevlâna'yı Meylâna yapmak için manen vazifeliydi.
Vazifesini yapıyordu.
Mevlâna bu sefer Şems'i devamlı olarak Konya'da alıkoyma
kararındaydı. Ona, yanıbaşında bir ev, bark kurmak, onu bir aile ocağına
bağlamak, böylece Konya'da yerleşmesini sağlamak... Konya ve muhitini çok iyi
tanıyordu Mevlâna. Yarın birgün Şems için yine ileri, geri söz edeceklerdi.
Dünya ham insanlarla doluydu. Onlar böyle ilâhî bir sohbeti hazmedecek, bu
sohbete girecek, burada pişecek kişiler değillerdi. Onlar, işin yalnız dış
yönünü gören, Mevlâna'ya sahip olmak isteyen kişilerdi. Şems uzaklaşırsa herşey
yoluna girer, Mevlâna yine kendileriyle birlikte olur, sanıyorlardı. Halbuki hiç
de böyle değildi. Mevlâna'ya, Şems can gibi. ruh gibi gerekliydi. Canı tenden
ayırmak ne ise, onları birbirinden ayırmak da oydu. Fakat bu, kime anlatılır,
kime dinletilirdi? Mevlâna bu düşünceyle, bu endişeyle, Şems'i tekrar
yitirmekten korkuyor, O'nu Konya'da alıkoymanın çarelerini arıyordu.
"Kimya" adında, yanında büyümüş, terbiye almış., melek
huylu zahir ve bâtın edepleri ile süslü, güzel bir evlâtlığı vardı. Üstelik bu
kızda, hâl ehline yaraşır bir safiyet, bir gönül zenginliği mevcuttu. Küçük
yaşından beri, O'nu kendi çocuklarından ayrı tutmamış, öz evlâdı gibi sevmişti.
O'nu Şems'le evlendirerek, Şems'in de ev - bark sahibi olmasını, böylelikle
Konya'da yerleşmesini uzun uzun düşündü. Gerçi Şems yaşlıydı, kız genç... Ama
bu. Kimya gibi ezel terbiyesi almış bir kız için sebep teşkil etmezdi. Şems'in
ilâhî kudreti karşısında o kız, kısa zamanda "hal ehli" bir hatun olurdu.
Meseleyi, önce eşi Kerra Hatuna açtı. sonra da O'nun
aracılığı ile Kimya'nın rızasını aldı. Şimdi asıl mesele, Şems'i böyle bir
izdivaca ikna etmekti. Bir sohbet sırasında, bu mümkün oldu. Şems, Mevlâna'nın
hatırından vazgeçemiyordu.
Mevsim kıştı, medresenin sofası, perde ile bölünerek, bir oda
haline getirilmişti. Mütevazi bir nikâh merasiminden sonra, yeni evlilere bu
sofa verildi. Sofa, medresenin avlusuna bakıyordu. Mevlâna'nın ailesi ve
çocuklarıyla birlikte oturduğu bir küçük medrese, hepsine konaklık ediyordu, tüm
aile bir arada oturuyorlardı.
Emir Bedreddin Gevhertaş'ın Mevlâna için özel olarak
yaptırdığı medrese, şimdi Şems'in yerleşmesiyle büsbütün kapanmış, zaman zaman
gelen ziyaretçiler artık, içeri alınmaz olmuşlardı.
Mevlâna'nın Sultan Veled'den birkaç yaş küçük, ortanca oğlu
Alâeddin Çelebi, o günlerde genç bir delikanlıydı. Evin bu teklifsiz oğlu, bazen
arkadaşlarıyla birlikte medreseye girip, çıkıyor, bu haller. Şems'i üzüyordu.
Bir gün yine, medrese avlusuna açılan Şems'in oturduğu sofanın önünden geçmişti.
Şems haremin yarı açık sofası önünden geçmesini, ne de olsa münasip görmemiş
olacak ki, Alâeddin Çelebiye şöyle bir ihtarda bulunmuştu.
— Ey gözümün nuru... Zahir ve bâtın edepleriyle bezenmişsin
amma, benim odamın ve penceremin önünden geçerken biraz hesaplı hareket etmen
icap eder.
Genç Alâeddin Çelebi, bu sözlere kırılmış, biraz sertçe cevap
vermişti:
— Kimin evini kimden kıskanıyorsun şeyhim..
Bu söz o günden itibaren aralarında bir soğukluğun doğmasına
sebep olmuş, Şems'in gönlü incinmişti.
Önceleri Şems'e karşı gelen, onun Konya'dan uzaklaşmasına
sebep olan topluluk, aslında yatışmış değildi. Şems, Konya'ya döndükten sonra,
ondan özür dilemelerine rağmen pusuda bekliyor, fırsat gözlüyorlardı. Bu sefer
aralarına, şehrin ileri gelen birkaç softasını da almışlardı. Alâeddin
Çelebiyle, Şems arasında geçeıi kısa tartışmayı fırsat saydılar. Olay şehre
yayılır yayılmaz. Alâeddin Çelebiyi bir kenara çekerek:
— Bu ne cüret. Yabancı bir adam gelsin, kırk yıllık baba
ocağına evlâdını sokmasın, bu görülmüş şey mi?
diye kışkırtıyor. O'nun toyluğundan faydalanmaya
çalışıyorlardı.
Şems'le, Alâeddin Çelebi arasında geçen kırgınlık olayı,
belki de Şems'in karısı Kimya Hatun'u, fazlaca kıskanmasından ileri gelmişti.
Zira Kimya Hatun, evden dışarı çıkmıyor, gece, gündüz, O'nun hizmetinde
bulunuyordu. Bir defasında konu-komşu. Kimya Hatun'u biraz eğlensin, hava alsın
diye Meram bağlarına götürmüşlerdi. Şems, o gün Kimyayı evde bulamayınca kızmış,
derhal eve getirilmesini, bir daha kendi izni alınmadan bir yere götürülmemesini
söylemişti.
Bir yandan bunlar olurken, öte yandan Şems ve Mevlâna bir
başka âlemde, sohbet ve irşâd demlerinin en güzel günlerini yaşıyorlardı.
Dr. Mehmet ÖNDER
|