Ana Sayfa

Geri
Kalbin Sesi - Hz.Mevlana

 Mevlâna Mektuplar Yazıyordu

      Birkaç ay sonra, Şems'ten ilk haber alınmıştı. O'nu, Şam'da görenler vardı. Bu haber Mevlâna'yı çok sevindirmiş, hemen o gün manzum ilk mektubunu yazmıştı:
    Ey gönlümün nuru, gel!
    Ey dileğim, ey maksadım, gel!
    Ey seven, ey sevilen
    Bilirsin ki yaşamamız senin elinde...
    Sıkıntı etmeden n'olurgel.
    İnat etmeden gel..
    Gel ey hüthütlere sahip Süleyman
    Gel ey el-aman!
    Lûtfeyle, bize gel...
    Ey uefalar gösteren,
    Ey seven, sevilen dost •
    Kerem eyle, gel..
    Ayrılığın bitirdi bizi, Sözünde dur, lütuf sahibi, Kusuru ört, iyilik et... Gel! Araplar, "taal" der, farslar "biyâ" Gel demektir bunlar. İşte gel! Gelirsen, murada erer, açılır, gülerim, Gelmezsen perişanım, mahvolurum. Gel, ey candan, gönülden gel dediğim Gel artık, durma, gel.
    Ey Tebriz// Şems
    Gel, çabuk gel, n 'olur
    Dur! Hayır deme,
    Sana evet-hayır demek yaraşmaz
    Gelmek yaraşır.
    Mektup özel bir ulakla gönderilmiş, fakat aylar geçtiği halde, hiçbir cevap alınamamıştı.
    Şems'in de aradığı, istediği buydu zaten.. Mevlâna yalvaracak, o direnecekti. Böyle bir ayrılık, Mevlâna'yı çok daha pişirecek, kavuracaktı.. Cevap vermemişti ilk mektuba..
    Bir süre sonra, Mevlâna ikinci mektubu yazdı: "Ey dünyanın zarifi, selâm sana.. Şüphe etme, sağlığım da, hastalığım da senin elinde.. Derde düşenin ilâcı nedir söyle?.." diye başlayan, gözyaşları ve yakarışlarla dolu bir mektup.. Taş olsa çatlar, dillenir, ses verirdi bu mektuba.. Cevap yok.. Yollar, haberciler gözlendiği halde cevap gelmiyordu. Mevlâna mum gibi erimiş, sararıp solmuştu.
    Üçüncü mektup, kınk-dökük bir gönlün hıçkırıklarıyla bezendi: "O yüce efendinin ömrü uzun olsun.. Allah O'nun koruyucusu olsun.." diye niyazlarla başlıyor, onun ikbâl ve devletine dua ediliyordu.
    Ohh.. Şükürler olsun Allah'a, hesapsız şükürler.. Şems'ten ilk haber gelmiş, mektubu alınmıştı. O da aynı coşkunluk, aynı özleyişle cevap veriyordu. Mevlâna sevinç içindeydi:
    yürüyün ey erler, cananı getirin...
    Bizden kaçan o müstesnayı getirin... diye gazeller yazıyor, divânlar dolduruyordu.
    Mevlâna; Şems'in mektubunu alır almaz, oğlu Sultan Veled'i çağırarak:
    — Durma Şam'a git, şeyhimizi al getir!
    Emrini vermiş, dördüncü mektubunu yazmıştı. Bu mektubunda şöyle diyordu:
    "Siz buradan ayrıldıktan sonra, mumun baldan ayrılması gibi, ben de lezzetten cüda kaldım. Bütün gece, mum gibi, muhabbetinizle yanıyorum. Ateşle enis, baldan tatlı sohbetinizden mahrumum. Cemalinizin ayrılığıyla cismimiz, viran.     Canımız ise baykuş gibi viranede. Artık, dizgini; bu tarafa çeviriniz, neş'e ve zevk filinin hortumunu uzatınız.
    Ah, sensiz huzurum olmadan semâ helâl değildir. Neş'e ve eğlence şeytan gibi taşlanıp sürüldü.."

    Sultan Veled, para-pul, hediyeler ve yirmi kadar müridiyle Şam'a hareket etmişti. Babası kadar, Şems'i seven Veled bu zahmetli yolculuğa canla başla katılmış, durup dinlenmeden yol almışlardı. Biran evvel Şam'a varabilmek, Şems'i bulup Konya'ya getirebilmek için çırpınıyordu, yirmi kişi. Yollarda, hemen hemen hiç konaklanmamış, dağlar bayırlar gece gündüz demeden aşılmıştı.
    Nihayet Şam şehri görünmüştü. Şam'ın Cebel-i Salihiye denen bir semtindeki handa Şems'i biriyle sakin sakin santraç oynarken bulmuşlardı. Anadolu'nun ortasında yüzlerce fersah uzakta, bir yanardağ gibi için için kaynayan; lâvlanyla hem kendini, hem çevresindekilerini yakan Mevlâna'dan sanki haber yokmuş veya bu halden memnunmuş gibi, bir hali vardı. Sultan Veled'i görünce sadece tebessüm etmişti, o kadar. Veled Şems'in ellerine koynunda taşıdığı, babasının mektubunu uzatmıştı. Sonra da Konya'daki arkadaşların başkoyup tövbe ettiklerini, hadsiz hesapsız istiğfarda bulunduklarını, yaptıklarına çok pişman olduklarını ve bundan böyle saygısızlık yapmayacaklarını, kıskanmayacaklarını, hepsinin O'nun gelmesini beklediklerini söylemiş, beraberinde getirdiği hediyeleri ayaklarına sermişti. Şems:
    — Bizi altın ve gümüş elde edemez.. Muhammed huylu Mevlâna'mızın daveti kâfidir. Onun kelâm ve emrinden harice çıkmak mümkün müdür? diyerek, varını - yoğunu fakirlere dağıtmış, sefer hazırlıklarına başlamıştı.
    Birkaç gün sonra. Sultan Veled, atını binek taşına çekmiş ve Şems'i bindirmişti. Kendisi de özengisinin yanında yürüyordu. Şems, kendisinin de bir ata binmesi için ricalarda bulunmuşsa da Veled:
    — Padişah atlı, kul atlı, bu hiç yakışmaz. Sen efendimsin. ben ise kul, sen cansın, ben seninle diriyim. Benim yaya gitmem, senin maiyetinde başımı ayak yapıp yürümem gerek.
    diye reddetmiş, yolculuk boyunca yaya yürümüştü.
    Yaya yürümek de bir şey değil.. Şems'in üzerine titriyorlardı. Yollardayken, kervansaray ve medreselerde konaklıyorlardı. Başta Sultan Veled olmak üzere yirmi kişi Şems'in istirahatini temin hususunda, birbiriyle yarış etmişlerdi.
    Kervan Konya civarındaki Zincirli Han'a gelmiş, konaklamıştı. Bu sırada Sultan Veled adamlarından birini, dörtnal Konya'ya göndermiş, Mevlâna'ya Şems'in gelmekte olduğu haberini tezce ulaştırmıştı.

Dr. Mehmet ÖNDER


 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın