|
Kalbin Sesi - Hz.Mevlana
Kervan Konya'ya Doğru Ağır -
Ağır İlerliyordu 
Sultan Alâeddin
Keykûbad, bu haber karşısında. Emir Musa'ya kırılmış, böyle bir bilginin Lârende
şehrinde alıkonmasma içerlemişti. Emir Musa, Sultan'ın en sadık adamlanndandı.
Bunu yapmaması gerekirdi. Sultan, adamları ile dokunaklı bir haber gönderdi:
— O ulu kişinin halinden bir parça olsun bize bildirmedin. Bu
derece unutkanlık ve gafleti niçin gösterdin? diyor, âdeta tehdit ediyordu. Emir
Musa ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Baha Veled'in ellerine kapanarak,
Sultan'ın gönderdiği haberi anlattı.
Baha Veled:
— Kalk, Konya'ya git. Çekinmeden Sultan'ın huzuruna gir. Ne
olup, bitmişse olduğu gibi ona anlat, diyerek teskin etti, Konya'ya gönderdi.
Emir Musa, Konya'ya gelir gelmez, doğruca saraya gitti. Baha
Veled'in kendi arzusu ile Lârende'ye yerleştiğini, yedi yıldır da oturmakta
olduğunu, kendisinin bu işte suçsuz bulunduğunu, uzun uzun anlattı. Sultan:
— Eğer bizim başkentimize zahmet eder, gelir de Konya şehrini
kendi evlâdının makamı yaparsa, bundan çok memnun olurum... Kulu ve müridi olur,
izini izlerim. Konya şehri, Sultan'ı ve emirleriyle onu beklemektedir.
Emir Musa'ya hediyeler verildi, tekrar Lârende'ye gönderildi.
Baha Veled Sultan'ın davetini, bir ilâhî emir saymıştı. Fazla
düşünmedi. Hemen yol hazırlıklarının yapılmasını söyledi.
1228 yılının ılık bir bahar günüydü. Lârende halkı,
üzüntülerini gönüllerine akıta akıta yollara dökülmüştü. Baha Veled, Lârende'de
toprağa verdiği aziz sevgililerinin mezarlarını bir kere daha ziyaret etti.
Ruhlarına Fatiha'lar yolladı. Genç Mevlâna, bir saygı sembolü gibi, yine
babasının peşindeydi. Bu sefer kucağında biri Sultan Veled, diğeri Alâeddin
Çelebi olmak üzere iki yavru taşıyordu. Yedi yıllık bir konaklamadan sonra,
kervan yine hazırlanmış, son menziline doğru ağır ağır ilerliyordu.
Konya şehri, ağızdan ağıza yayılan ve kısa zamanda bütün
şehri saran bir haberle çalkalandı. Büyük bilgin Belh'li Baha Veled, Konya'ya,
kendi şehirlerine geliyordu.
O gün Konya sarayında da olağanüstü bir durum vardı. Şehrin
ileri gelen bütün bilginleri, şeyhleri, kadıları davet edilmiş, padişahın atı
eğerlenmişti. Bahaeddin Veled, şehrin dışında karşılanacaktı. Halk, kafile
kafile şehir dışına. Filobâd denen Karaman yolu
üzerindeki çayırlığa dökülüyordu.
Beş-on kişiyi geçmeyen küçük kervan uzaklardan göründü. Baha
Veled önde, atının üzerinde bir haşmet âbidesi gibi dimdik duruyor, gerisinde
Mevlâna Celâleddin, onun ardından da kadınlar, dervişler geliyordu. En gerideki
birkaç deveye kitaplar yüklenmişti. Kervan şehre yaklaştığı zaman, Sultan
Alâeddin atından inip, koşarak Baha Veled'in atının dizginlerini tuttu, inmesine
yardım etti. Koca Sultan birdenbire küçülüvermişti o gün. Önce Baha Veled'in
elini öpmek istemişti. Fakat el yerine bir asa uzanmış, Sultan, yanmdakilerin
hayret dolu bakışları arasında, uzanan asayı saygıyla öpmüştü. Maneviyat
Sultan'ı, dünya sultanına böylece ilk dersi vermiş, onun dünyevî gururunu bir
anda kırmıştı. Sultan Alâeddin, Baha Veled'in heybetinden ve keskin
bakışlarından titremeye başlamıştı.
Manzara görülmeye değerdi. Anadolu'nun büyük fâtihi, keskin
kılıcı ile küf farı defalarca dize getiren ünlü sultanı I. Alâeddin Keykûbad
önde ve yaya olarak Baha Veled'in atının dizginlerini çekiyor, arkada, atı
üzerinde Baha Veled, sağa sola selâm veriyordu. Birisi iklimler, diğeri
bilginler sultanı idi. Konya'ya böyle girildi.
Halk hayretler içindeydi. Sultan'ın şimdiye kadar alışık
olmadıkları bu tevazuu halk üzerinde iyi bir tesir yapmıştı. Sultan, atın
dizginini saraya çekmek istedi. Baha Veled:
— Ey kudretli sultan! Maksadınızı anlıyorum. Fakat imamlara
medrese, şeyhlere hankâh, emirlere saray, tüccarlara han, başıboşlara zaviye,
gariplere kervansaraylar münasiptir. Müsaade buyurunuz da biz medreseye inelim,
dedi... Sultan, bu arzuya uydu ve fazla ısrar etmedi. Şehrin en büyük medresesi,
Altun-Abâ hazırlanarak, oraya misafir edildiler.
Baha Veled, saraydan gönderilen hediyeleri de geri çevirdi:
— Bizim, dünya malında gözümüz yoktur, daha ecdadımızın gaza
suretiyle elde ettikleri dünyalığımız duruyor. Onlar bize yeter. Sultan, zahmet
edip, hakkımız olmayan malları bize göndermesin.
Zaten hiç kimseden, hiçbir şey kabul etmez, hele gelen
hediyelere haram karışıktır şüphesiyle asla el sürmezdi. Yalnız yazıyla verdiği
fetvalar için küçük bir ücret alırdı, o kadar... Konya şehrinin ortasındaki
Altun-Abâ Medresesi'nin birkaç hücresini işgal etmiş, oğlu ve torunları ile
birlikte yerleşmişti. Kısa zamanda Konya'da derslerine ve vaazlarına başladı,
etrafına birçok talebeler toplandı. Ders ve vaazlarında, Kur'an-ı Kerim'den
âyetler okuyor, bunları gayet açık ve veciz bir şekilde şerhediyordu.
Gönlü yalnız Allah'la dolu olan bu gerçek Allah adamı, bu
Horasan'dan Diyâr-ı Rûm'a göçmüş büyük Sûfî, Allah sevgisini bir aşk ilmi haline
getirmiş, insanlardaki zulmü ve kötülüğü giderecek tek düşüncenin, tek inancın
bu olduğuna inanmıştı:
— Gönül yaprağından bir sahife ezber etmeye gayret et ki,
onun mânası, ebediyete kadar senin ruhunla bağdaşsın. Öldükten sonra elini tutan
ancak aşk ilmidir. diyordu.
O bir tarikat kurucusu değildi. O'nun yolu, gerçek yolu, Hak
yolu idi. Şeriata tam mânâsiyle riayet eder, bu arada bâtın ilmini ve Hak
sevgisini esas tutar, felsefeden hoşlanmazdı. Kuvvetli seziş ve görüşleri,
hitabet kaabiliyeti ile bazen toplulukları coşturur, heyecana getirir, kendisine
bağlardı. O Horasan erlerinin bir ulusu olarak Konya'ya gelmiş ve bu şehirde
yerleşmişti.
Birkaç gün sonra Sultan Alâeddin Keykûbad, büyük bir tören
hazırlattı. Bu törene, Baha Veled'le birlikte; şehrin ileri gelen bütün
bilginlerini, fütüvvet erbabını, emirleri ve vezirleri davet etti. Selçuklu
sarayı hınca hınç doluydu.
Sultan, Baha Veled'i, sarayın kapısında karşıladı, büyük
salona götürdü. Salonda herkes, saygı duruşunda Baha Veled'i selâmlıyor, birer
birer gelerek ellerini öpüyorlardı. Sultan Alâeddin, sesini yükselterek:
— Ey din padişahı! Düşündüm ve karar verdim. Bugünden
itibaren dedelerimden bana miras kalan bu tahtı size terkediyorum. Siz sultan,
ben kul. Zira bütün zahir ve bâtın sultanlığı sizindir, dedi ve davetlilerin
önünde, Baha Velede saltanat tacını uzattı.
Baha Veled, Sultan'ın bu sözleri karşısında ayağa kalkarak
onu kucakladı, gözlerinden öptü ve:
— Ey melek huylu, mülk sahibi hükümdar! Dünya ve âhiret
mülkünü kendine mal ettin. Bunda şek ve şüphe yok... Tahtında rahatça otur. Biz
dünya malına gözlerimizi çoktan kapamışız. Şimdi Allah'a kulluk ediyor, O'nun
emirlerini yerine getirmeye çalışıyoruz. diyerek karşılık verdi. Bu sözler
meclistekileri ağlattı, cümle davetliler, Baha Veled'in has müridi oldular.
Baha Veled, her ne kadar Altun - Aba Medresesine yerleşmişti
ama; içi rahat değildi. Medresede başka müderrisler de oturuyordu. Üstelik
kendisi için ayrılan bölüm çok küçüktü. Mevlâna Celâleddin, delikanlılık çağına
girmiş, evlenmiş, çoluk çocuğu olmuştu. Ayrıca, bazı yoksul müridler de
medreseye yerleştirilmişti. Sultana söylense, şüphesiz, derhal yeni bir medrese
yaptırırdı ama, böyle bir teklifin, Sultan veya emirleri tarafından yapılmış
olması gerekirdi. Elbet bir "zuhurat" olacaktı. Nitekim oldu da... Şöyle ki: Bir
gün, Cuma Mescidi denilen Alâeddin Camii'nde vaazediyordu. Cami, mahşer gibi
kalabalıktı. Sultan mahfilinde, Sultanla birlikte emirler de vardı. Herkes can
kulağı ile dinliyor, Baha Veled, her âyetin iniş sebeplerini, onun tahkikini
bütün incelikleri ve teferruatıyla tefsir ediyordu. Sultan'ın lalası Emîr
Bedreddin Gevhertaş da dersi dinliyor, Baha Veled'in belagat dolu sözlerine
hayran oluyordu. İçinden "Mâaşallah, Hazretin ne parlak bir zihni, ne
kuvvetli bir hafızası ve ne geniş bir mütalâası var ki, bu kadar güzel
konuşuyor. Acaba önceden hazırlanıyor mu?" diye geçirdi.
Dr. Mehmet ÖNDER
|