|
Kalbin Sesi - Hz.Mevlana
Belh'te Bir Fikir Ayrılığı Doğmuştu 
Sultan'ül-Ûlema Baha
Veled'in iki yakın dostu ve müridi Semerkandlı Şerefeddin Lala ve Tirmizli
Seyyid Burhaneddin küçük Celâleddin'in terbiyesini üzerine almışlar ve daha beş
yaşındayken okuyup yazmayı öğretmişlerdi. Küçük Celâleddin zekâsı ve
terbiyesiyle herkesi cezbediyor, omuzlardan omuzlara geziyordu. Bazan babasının
medresesine gider, edeple bir köşeye çekilir, söylenen sözleri hayran hayran
dinlerdi. Büyük bir teslimiyet içinde, işittiği her sözü tahlil eder, bazan
çocuksu gibi görünen sualleri ile etrafındakileri şaşırtırdı.
Bir gün ağabeyi ve Belh'in ileri gelen ailelerinin
çocuklarıyla toprak damlar üzerinde oynuyorlardı. Bu sırada bir çocuk, küçük
Celâleddin'e:
— Gel bu damdan öteki dama atlayalım... dedi. Celâleddin
gülümseyerek:
— Hayır, bu iş, kedi ve köpeklerin kolayca yapabileceği bir
iştir. Eğer gücünüz yetiyorsa, böyle damdan dama değil, geliniz göklere uçalım,
âlemleri seyredelim... diye cevap verdi.
Derler ki, küçük Mevlâna bu sözleri söyledikten sonra bir
anda göğe sıçramış, çocuklar korkudan çığlığı basmışlardı.
O, daha çocukken, bu heyecanı yaşıyor, kabına sığamıyordu.
Baha Veled'in vaaz ve dersleri, çevrede derin tesisler
yapıyor, bu dersler talebeler tarafından not edilerek Maarif adı verilen üç
ciltte toplanıyordu. Bu dersler pek heyecanlı oluyor, dinleyenleri coşturuyordu.
Bazı kereler, felsefe gibi önü ardı boş vesveseli ilimlerle uğraşanlara çatıyor,
onları halkın önünde yeriyordu. O günlerde sufiye ile felsefeciler arasında
geniş fikir ayrılıkları vardı. Belh'in tanınmış filozoflarından Fahreddin Râzî
ve Sultan Muhammed Tekiş Harezmşah gibi bazı ileri gelenler, kaynağını Yunan
felsefesinden alan ve akla dayanan bir anlayışın içindeydiler. Sûfîler ise
gerçeğe ancak ilâhi cezbe ile erişilebileceğini, bunun için de riyazatla ruhun
saflaştırılması ve nefsin öldürülmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı.
Bu iki zıt anlayış, ister istemez Baha Veled'le Fahreddin
Râzî'yi karşı karşıya getirmişti. Fırsat buldukça birbirlerine iğneleyici sözler
söylüyorlardı. Bir vaazında yine Baha Veled coşmuştu:
— Ey Fahri Râzî! Ey Harezmşah! Ey bunların taraftarları!.
Sizler, huzur içinde gönülleri, ilâhi keşifleri bırakmış, karanlığa gömülmüş
kişilersiniz. Bir takım hayaller peşindesiniz. Bu hayalleriniz, sizleri
nefislerinizin esiri yapıyor. Can gözlerinizi kapamış, hakikati göremiyorsunuz.
Bu sebepledir ki, hem kendinize, hem başkalarına kötülük etmektesiniz.
Vesveseleriniz ve boş hayallerinizden sapıklıklar ortaya çıkıyor...
Bu tok sözler ve hücumlar, Belh'te hemen yayılıyor,
dedikodular saraya kadar ulaştırılıyordu. Birgün Fahreddin Râzî ve adamları
Sultana şu şikâyeti yaptılar:
— Baha Veled, Belh halkını tamamiyle kendisine bağladı. Bize
ve size asla itibar etmediği gibi, açıktan açığa da kötülemeye başladı. Korkarız
ki, bir gün saltanat tahtına da kasteder. Halk, Onunla beraberdir. Tedbirli
olmak lâzım...
Sultan Muhammed Harezmşah, bu sözlerden incindi. Baha Velede
çok büyük saygısı vardı. O'nun saltanat tahtında gözü olmadığını bilmekle
beraber, bir kere niyetini yoklamak yerinde olurdu. Sadık bir adamıyla şu haberi
gönderdi:
— Şeyhimiz eğer Belh ülkesini kabul ederlerse, bugünden
itibaren padişahlık da, ülkeler ve askerler de O'nun olsun. Bana da başka bir
ülkeye gitmek üzere müsaade etsin. Çünkü, bir ülkede iki padişahın bulunması
münasip değildir.
Bu manâlı teklife Baha Veled şu cevabı verdi:
— Belh Sultanına selâm söyleyiniz. Bu dünyanın fânî ülkeleri,
askerleri, hazineleri, tahtları padişahlara yaraşır. Biz dervişiz, bize memleket
ve saltanat münasip değildir. Biz gönül hoşluğu ile sefer edelim de. Sultan,
kendi uyrukları ve dostlarıyla başbaşa kalsın.
Esasen bu sıralarda, Cengiz'in orduları Belh sınırlarına
kadar dayanmış, geçtiği yerleri amansızca yakıyor, yıkıyor, yağma ediyordu.
Bu vahşetin acı haberleri ulaştıkça, Horasan illerinde huzur
kalmamış, umutsuz halk, kafile kafile batı memleketlerine, İran'a, Irak'a,
"Diyâr-ı Rûm" denilen Anadolu'ya göç etmeye başlamışlardı. Baha Veled, gerek bu
sebeble, gerekse Harezmşahların, kendi şöhret ve ilmine karşı takındıkları menfî
tavır ve kıskançlıktan, Belh'i, bir daha dönmemek üzere, terke karar vermişti.
Bu kararını, Sultan'ın imalı sözleri kamçılamış, gösterişten uzak, hele vesvese,
hased ve dedikodudan hiç hoşlanmayan, Allah yolunda O'nu vecdle teşbih eden,
sultanlara adalet, halka iyi hareket tavsiyesinde bulunan, devletten on para
almayan, aza kanaat ederek, verdiği fetvaların karşılığı emekle geçinen. Hakka
kulluğu gereği ile yerine getiren Baha Veled, herhangi bir fitneye meydan
vermeden Belh'ten uzaklaşmayı doğru buldu:
Bu kararını dostlarına:
— Sefere hazırlanıyoruz... Bu hakkımızda hayırlı olacaktır...
diye duyurdu.
Baha Veled'in Belh'i terkedeceği haberi, bir anda duyulmuştu.
Belh halkı küme küme medresesine geliyor, kendilerini yalnız bırakmaması için
yalvarıyor, gözyaşı döküyorlardı. Bu ısrar ve ricalar Baha Veled'i kararından
çeviremedi. Neredeyse bir karışıklık çıkacak, bu göçe sebep olanlara karşı isyan
başlayacaktı. Fahreddin Râzî ve adamları, sokağa çıkamaz olmuşlar, korkularından
titriyorlardı. Göç günleri yaklaştıkça, halk büsbütün galeyana geliyordu.
Durumun aleyhine dönmüş olduğunu sezen Sultan, veziri ile
birlikte Baha Veled'i ziyaret ederek özür dilemiş, kararından vazgeçmesi ve
halkı yatıştırması için yalvarmış, Baha Veled'in göçe kararlı olduğunu görünce
de hiç olmazsa, büyük bir nümayiş olmaması için gizlice hareket etmesini rica
etmişti. Kendi yüzünden kimsenin incinmesini istemeyen Baha Veled, bir Cuma
sabahı, namazdan sonra, küçük kervanını hazırlatarak, kitaplarını ve bazı
lüzumlu eşyasını yanına aldı ve yola düştü. Belh'de yalnız süt annesi ihtiyar
Nesibe Hatun kalmış, ailesi ile birlikte, sevdiği müridlerini de beraberine
almıştı. Bu sırada oğlu Mevlâna Celâleddin birçok kaynakların ifade ettiği gibi,
üç veya altı yaşlarında bir çocuk değil, yaşı onun üzerinde, fakat yaşından
beklenmeyen bir olgunluk içinde genç bir bilgin olarak, babasına refakat
ediyordu.
Belh, vahdet işareti gibi görünen minareleri ile gerilerde
kalmış, kervan güneye doğru yönelmişti.
Öyle bir kervan ki, yükü ne altın, ne gümüş, ne dünya
nimetlerini, ne Hind'in amberini, ne Çin'in ipeklisini taşıyordu. Bir kervan ki,
kitap yüklü, ilim yüklü, ne muhafızı, ne kılıcı, hattâ ne de kılavuzu vardı.
Muhafızı Allah, kılıcı imân, kılavuzu ilim. Bir kervan ki, dağlan, bayırları,
korkusuzca aşıyor, yollarda takım takım insanlar, kervanın geçtiği topraklara
yüz sürüyor, Baha Veled'in eline, eteğine sarılıp öpüyor, bu ak sakallı, nur
yüzlü, özü sözü "Allah" olan ihtiyarın hayır duasını niyaz ediyorlar. O'nun Belh'ten ayrılırken son sözü şu oluyor:
— Ben artık gidiyorum. Benim ardımdan çekirge gibi dünyaya yayılan Tatar
askerleri, Horasan ülkesini zaptedecek, Belh ahalisine, ne yazık ki, ölümün acı
içkisini tattıracaktır.
Nitekim, Baha Veled'in, Belh'ten göçüşünden kısa bir süre sonra, Belh, 1214
yılında, Cengiz'in hışımlı orduları tarafından kuşatılmış, şehir baştan başa
yağma edilmiş, yıkılmış, yakılmış, masum halkı aman verilmeden kılıçtan
geçirilmişti...
Baha Veled, bu tehlikeyi önceden sezmiş, Belh'ten göçüşünün en büyük
sebeplerinden biri de bu olmuş, fikirlerini kolayca yayabileceği huzur içinde
bir ortam aramıştı.
Yollar, menzil menzil duruluyor, nereye varsalar, oranın din ve dünya büyükleri
karşı çıkıyor, Baha Veled ve yanındakilerini, evlerinde, saraylarında misafir
etmek istiyorlar, fakat Baha Veled, kendisine gösterilen bu derin ve içten
saygıyı, yine saygı ile karşılıyor, medreseden başka hiçbir yerde
konaklamıyordu.
Bu yolun sonu nereye çıkardı? Kafile hiçbir şey sormuyor, tevekkülle, Baha
Veled'in işaret ettiği menzillere ulaşıyordu, ilk büyük menzil Nişapur olmuştu.
Devrin büyük bir ilim ve kültür merkezi olan Nişapur'da tanınmış mutasavvıf
Ferideddin Attar oturuyordu. Necmeddin Kübra ve Mecdeddin-i Bağdadî gibi büyük
bilginlerin yetiştirdiği Ferideddin Attar, Kübreviye tarikatının ulularından
sayılır ve saygı görürdü.
Büyük bilgin Ferideddin Attar da. Sultan ül-Ûlema Bahaeddin Veled'i gözlüyordu.
Daha bir şehre varmadan diğer şehir kafileyi haber alıyordu. Nişapur'da iki
İslâm kutbu, birbirleriyle kucaklaştılar. Uzun uzun sohbetler yapıldı. Hikmet
incilerinin saçıldığı bu ilmî sohbetlere, o sıralarda oniki yaşlarında olduğu
sanılan genç Mevlâna Celâleddin de katılmıştı. Şeyh Ferideddin Attar, bu genç
fakat yaşına bakılırsa çok olgun Celâleddin'i takdir etmiş, o günlerde yazdığı
"Esrarnâme"
adlı eserinin bir nüshasını da armağan etmişti.
Sonraları, Mevlâna Celâleddin özellikle Mesnevinde bu eserden çok faydalanacak,
sırası düştükçe Şeyh Attar'ı övecekti. Bir sohbette babası Baha Velede şöyle
demişti:
— Umarım ki, senin bu oğlun, âlemde yanacak gönülleri, yakın zamanda
ateşleyecektir.
Nişapur'da kaç gün kalındığı bilinmez ama, bilinen şey, Baha Veled'in burada da
uzun zaman durmadığıdır. Kervan yine düzülmüş, yola koyulmuştu. Şeyh Attar'ın
yaşlı gözlerle kervanı uğurladığı ve babasının arkasından yürüyen Mevlâna'yı
kastederek:
— Hayret! Bir ırmak, koca bir ummanı peşine takmış, sürükleyip gidiyor, dediği
rivayet edilir. Bu sözün Baha Veled'i küçültmek değil, bir ırmağın icabında koca
bir umman meydana getirebileceğini ifade için söylendiğini düşünmek lâzım.
Yoksa, Bahaeddin Veled de ayrı bir okyanustur.
Kervan Bağdad'a doğru yol alıyordu. Günler ve haftalar geçti. Uzaktan Bağdad'ın
kubbe ve minareleri görünmüştü. Tam bu sırada, şehrin muhafızları dört nal
kafileye doğru at sürmüş, kafileyi durdurmuştu. İçlerinden bir muhafız:
— Nereden gelip, nereye gidiyorsunuz? diye sordu. Baha Veled başını mahfesinden
(devenin sırtına konan çadırlı oturak) çıkararak şu cevabı verdi:
— Allah'dan geldik. Allah'a gidiyoruz. Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret
yoktur ki. bizi durdursun. Biz mekânsızlıktan gelip mekânsızlığa gidiyoruz.
Bu cevap, Arap muhafızları şaşırtmıştı. Dört nal geri dönerek durumu ve
işittiklerini Halifeye bildirdiler. Halife, Bağdad'ın tanınmış bilginlerinden
Şeyh Şehabeddin Sühreverdî'yi sarayına davetle, bu sözün hikmetini sordu.
Sühreverdî:
— Bu sözleri, ancak Belh'li Bahaeddin Veled söyleyebilir, çünkü bu asırda ondan
başka biri, ne bu çeşit söz söyler, ne de bu tarz da bir dil kullanabilir.
cevabını vererek, hemen müridleri ile birlikte Baha Veled'i karşılamak üzere
şehrin dışına çıktı. Karşılaştıkları zaman Sühreverdî, Baha Veled'in dizini
öpmüş ve kendi konağına davet etmişti. Baha Veled:
— İmamlara medrese daha münasiptir, diye bu daveti kabul etmemiş, bir medreseye
inmiştir. Herkes hizmetine koşuyor, ziyaretlerin bir türlü sonu gelmiyordu.
Nihayet, Bağdad'ın büyük camilerinden birinde bir vaaz vermek suretiyle Baha
Veled, halkın arzusuna cevap verebildi.
Bir Cuma günü, başta halife olmak üzere, bütün Bağdad halkı camii doldurmuş,
omuz omuza namaz kılınmıştı. Kürsüye gelen Bahaeddin Veled, halkın gözyaşları
arasında saatlerce konuşmuş, hikmetli sözleriyle cemaati coşturmuştu.
Derler ki, halife, Baha Veled'in Bağdad'a geldiği gün "hoş geldin"
hediyesi
olarak bir tabak içinde üç bin altın göndermiş, Baha Veled:
— Halifenin malı haram ve şüphelidir. Kendini zevk ve eğlenceye veren bir adamın
hediyesini kabul edemem...
diyerek iade etmiştir. Ayrıca Cuma vaazında halifeye ağır sözler söylemiş:
— Moğol askerleri etrafı yakıp yıkarak geliyorlar. Seni de işkence ile
öldürecekler. Vaktine hazır ol. gaflet perdesini gönül gözünden aldırarak
Allah'a dönmeye çalış...
demişti. Gerçekten de, birkaç ay sonra, Belh'in Cengiz'in askerleri tarafından
işgal edildiği, halkın kılıçtan geçirildiği, kütüphanelerin yakıldığı haberi
Bağdad'a ulaşmıştı.
Belh'ten göçün isabeti bir kere daha anlaşılmıştı. Bir süre sonra da Bağdad aynı
akıbete uğrayacak, halife, Moğolların elinde can verecekti.
Baha Veled, Bağdad'ta da çok durmadı. Mekke'ye (Beytullaha) gidip ihrama
bürünmek üzere yola düştü.
Dr. Mehmet ÖNDER
|