|
Kalbin Sesi - Müslüman Ahlakı
İktisat Ve İffet 
İslam, müslümanlann şahsî halleri ile
ilgili birçok prensip getirmiştir. Bunlarla müslümanların ruhî ve bedenhi
sorunlarını tanzim etmeyi kasdetmiş ve bunları esaslı bir şekle sokmuştur. Bu
prensipler, kişinin yiyecek, giyecek, mesken ve hayatında karşılaştığı çeşitli
meselelerdir. Bu esasları çözmek için batmış bir ruhbanlık veya insafsız bir
maddecilik ile başarıya ulaşılamaz, İslam bu esasları i'tidal ve tevassut
üzerine ikamet ettiği için onlar kolay tatbik edilebilirler, İslam, eğitiminde
bedenin hem maddî hem de manevî arzularını esas bilip birinin diğerine galebe
çalmasını önlemiştir, İslam, bedenin maddi ve manevi ihtiyaçlarının
karşılanmasını insana dünya ve ahiret ile ilgili görevlerini ifa etmede ona
yardımcı olarak kabullenir.
Dünyanın ortaya koymuş olduğu felsefe ve ilahi nizamlardan uzak durdukları için
ve gölgelerine sığınmak gayesi ile saçmaladıkları diğer doktrinler insanların
bedeni ve ruhî ihtiyaçları ile dünya ve ahiret saadetlerini te'min etme
hususlarında başanlı olamamıştır.
Bunlardan bazdan, ruh başıboş bırakılmadığı takdirde yücelikleri seyrân edemez,
iddiasıyla cismi yok etmeye kalkışırlar. Diğer bazılan da zevkin peşine düşüp
bundan başka bir varlığa inanmazlar.
İslam'da insanı dar çerçeveye sıkıştıran ruhbâniyet düşüncesi olmadığı gibi o,
her şeyi keyfi safa'da bilen hayvanvâri bir hayat biçimini de benimsemez. Bu
hususta şu kesin gerçeği bilmemiz gereklidir:
Ahiret'e inanan bir mü'minin hayatı, yaşadığı dünya hayatım, ilk ve son hedef ve
tek gaye bilen, bulunduğu anı dünya ve ahiret kabul eden bir kafirin hayatı gibi
olmamalıdır, İffetlerini yitiren arzularının peşine düşen ve eğlenmek için
yaşayanların çoğu, vasıflarım saydığımız ikinci kısmı teşkil ederler. Veya onlar
tevbe edip Rablarına dönmedikleri takdirde en sonda varacakları sınıf kafirler
sınıfı olacaktır. Allah (c.c.) bunlar hakkında şöyle der:
"Muhakkak ki Allah'a iman edip salih ameller işleyenleri altlarından ırmaklar
akan cennetlere koyacaktır. Kafir olanlar ise zevklenmeye bakarlar. Hayvanlar
gibi yerler içerler. Halbuki cehennem onların yeridir"(353)
"Kafirler azabı gördükleri zaman çok kere keşke Müslüman olsaydık' diye
temenni edecekler. O kafirleri bırak yesinler, dünyalıkları ile zevk etsinler,
emel kendilerini oyalaya dursun, sonra bilecekler" (354)
Mü'min ise arzu ve emellerini dünya ve ahiret için taksim eder. Hayrı hem bugün
hem de yarın için taleb eder. Kur'an her iki dünyada nimet ve saadet istemeyi
Allah'a (c.c.) yapılan zikir çeşitlerinden olduğunu bizlere haber verir. Allah
(c.c.) bu konuda şöyle buyurur:
"Hac ibadetlerinizi bitirince cahiliyet devrinde hacdan sonra toplanıp
atalarınızı anarak övündüğünüz gibi daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. Çünkü
insanların kimi: Ey Rabbimiz! Bize nasibimizi dünyada ver der. kimsenin ahirette
bir nasibi yoktur. Kimi de: Ey Rabbimiz! Bize dünyada iyi hal ver. Ahirette de
merhamet ihsan et. Ve bizi cehennem azabından koru der. Onların kazandıktan
hayır ve duadan nasipleri vardır. Allah bütün mahlukatın hesabını çabuk
görendir"(355)
Kur'an-ı Kerim'de Karun'a nasihat yapılırken iki dünya hayatı için çalışma
emrediliyor. Muhakkak dünya ahiret için vesiledir. Esas maksada varmak için
vasıtanın sağlam oması gerektiği gibi arzu edilen hedefe gitmek için de ön
tedbirleri almak gerek. Bunun için Allah (c.c.)'ın Karun'a yaptığı nasihate tüm
bu mânâları ihtiva etmektedir.
"Allah'ın sana verdiği (maldan) harcayıp ahiret yurdunu ara, dünyadan nasibini
unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara (sadaka) vererek
ihsanda bulun. Yeryüzünde fesad arama. Çünkü Allah fesatçıları sevmez."(356)
Tüm bu kaidelerden anlaşılıyor ki İslam, kişiye sadece midesi için çalışma,
gayesiz ve hedefsiz olarak dünyada yiyip dolaşma sofrasında çeşit çeşit yemekler
toplama arzu ettiğini bulduğu zaman sevinme, bulamadığı zaman da öfkelenip renk
atma ve kaderin kendisine küstüğüne inanma gibi hasletlerden kaçınmasını tavsiye
eder. Muhakkak ki tek gayeleri doymak ve mide doldurmak olup lezzet ve taamlar
için her vesileye başvuranlar, büyük işleri göremezler... Onların sönük gayeleri
onları ne fedakârlığa ne de cihada sevkeder...
Resuli Ekrem'den (s.a.v.) şöyle rivayet edilir: "Dünyada en fazla tok olanlar ahirette en çok aç olacaklardır. "(357) Kötü hastalık ve fena illetlerin
çoğunun, midenin gücü dışında olan fazla yemeklerden kaynaklandığını biliyoruz.
Bunun için hadiste şöyle denilmiş:
"Ademoğlu mideden daha kötü bir kabı doldurmamıştır" (358)
İnsanın fazla yemekten kurtulması mücerred zühd iddiası veya manasız bir şekilde
dünyadan imtina etmekle elde edilemez. Bunun için en sıhhatli yol, kişinin
himmetini büyük bir hedefe yöneltmesi ve onu elde etmekle meşgul olmasıdır. İşte
bu yol onu lehv ve değersiz lezzetlerden alıkor. Resulullah (s.a.v.) bir kafiri
misafir edinip ona bir koyunun sağılmasını emreder. Koyun sağılır o da sütünü
içer. Bir başka koyunun sağılmasını emreder. Derken yedi koyunun sütünü içer.
Sabah olunca kafir İslam'ı kabul eder. Resulullah ona bir koyunun sağılmasını
emrederse de müslüman olan sahâbi bu defa bunu içemez. Bunun üzerine Resulullah
(s.a.v.) şöyle buyurur:
"Şüphe yok ki, mü'min bir bağırsakla, kafir de yedi bağırsakla yer"(359).
Bunun manası şudur: Cahiliyyet karanlığından İslâm'ın nuruna intikal eden bu
adamı tefekkür ihata edip Rabbına karşı durumunu kavrayıp, dininin emir ve
yasaklarını, ahiretin hesabını anlayınca eski yaşayışından olan daha yüce bir
hayatı ikame etme arzusu içine doğdu.
Şu inkar edilemez bir hakikattir ki dünya metaı ve lezzetli yiyecekler, görmüş
olduğumuz gibi asrımız insanını kendine taparcasına bağlamış ve bu vesileyle
kötü bir manzara oluşturmuştur. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Ademoğlunun
yediğinin misali dünyadır. Ona ne kadar değer verip ayıbını örtmeye çalışsa da,
sen, onun sonrada nasıl bir durum aldığına bak."(360) Bir başka rivayet de
şöyledir: "Allah (c.c.) insandan çıkan (pisliği) dünyaya misal kılmıştır. "Bu
hadislere kısır görüşlü biri bakıp, manasını anlamada hataya düşebilir. Hatta bu
hadisleri, müslüman'ı hayattan uzaklaştırma, nîmet ve güzellikleri terketmeye
teşvik şeklinde de yorumlayabilir. Oysa İslâm bunlardan hiçbirini istememiştir.
Çünkü helâh haram kılmak, haramı helâl kılmak kadar büyük bir cinayettir.
Allah'ın müslüman üzerindeki bir hakkı da sabırsızlık gösterip haram işlememesi
ve şükrünün, Allah'ın helal (nimetlerinden) dolayı az olmamasıdır. Mü'min yaşama
ve yaşamada hayırlı olan (nimetlerden) yararlanma konusunda herhangi bir şüphesi
yoktur, "iman edip sâlih ameller işleyen üzerine bundan böyle sakındıkları ve
güzel işlere devam ettikleri, sonra takva ve imanlarında kökleştikleri, daha
sonra bu takva ile beraber güzel işlerle meşgul oldukları taktirde önceden
(haram kılınmazdan evvel) tattıkları şeylerde üzerlerine bir günah yoktur. Allah
iyilik yapanları sever."(361)
İbrahim'in (a.s.) misafirlerine yaptığı ikramı bilmeyen yoktur. Onlar,
beklemeden ve birşey de sormadan hemen semiz bir dana kesip sofrada takdim etti.
"Hemen bir bahane ile ailesine giderek bir semiz dana (kesip etini) getirdi de
onu önlerine koydu. Yemeğe buyurmaz mısınız? dedi." (362)
Resulullah (s.a.v.) ve onun ashabı hayatlarında şu âyeti tatbik ederlerdi: "Ey
iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı nimetlerin teiniz ve hoşlarını
kendinize haram kılmayın aşırı da gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri
sevmez."(363) Bedenin bazı ihtiyaçları vardır ki akıl erbabı bunları yerine
getirmemede büyük zararların olacağı hususunda ittifak etmişlerdir.
Bu ihtiyaçlardan yüz çeviren zühd ve tasavvuftan islam beridir, islâm'ın
maddeciliğe olan hücumundan maksat, israfçıların tıka basa yemeleri,
şehvetlerine düşkün mi-deperestlerin şişerekten yemeleridir.
İsim elbise konusunda da orta yolu benimseyerek insanın elbisesiyle övünmesini
ve kibire düşmesini yasaklamıştır. İslam güzel kıyafeti erkeklik şartı ve güzel
ahlak belirtisi olarak kabul etmez. Elbiseleri bir dirhem bile edemeyen nice
insanlar vardır ki şahsiyetleri yığınlarca gümüş ve altından daha değerlidir.
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Nice dağınık saçlı, yırtık elbise toza
bulaşmış (mü'min) insan vardır ki Allah (c.c.) namına yeminde bulunsalar Allah
(c.c.) onları yeminlerinde doğru çıkarır."(364) Bir gencin insanlar görsün diye
kıyafetiyle ortada gezmesi şurada, burada dikkatlerini üzerine celbetmesi
hamakattan doğmaktadır. Nice genç vardır ki saatlerce vakitlerini evde makyajla
öldürürler. Bunlar, bu vakitlerini ilmî çalışmaya veya dînî konularda
derinleşmeye ayırsalardı epey mesafe kateder ve arkadaşlarını geride
bırakırlardı. Onlar yüceliği, sadece bedene elbise giydirmede biliyorlar, islam
bu durumu çirkin görüp Müslümanları ondan vazgeçilmiştir. Resulullah (s.a.v.)
şöyle buyurur: "Kim dünyada şöhret elbisesini giyerse kıyamet gününde Allah
(c.c.) ona zillet elbisesini giydirir ve ateşte yakar."(365) Şu bir geçektir ki nasibsiz erkek ve kadınlar şahsi noksanlıklarını şöhretli elbiselerle kapatmaya
çalışırlar... Heyhat...
Ebu Büreyde anlatıyor: "Aişe'nin (r.anha.) yanına gittim. O, bize yamalı bir
elbise ve Yemen malı bir kumaş gösterip; Allah'a yemin ederim ki Allah'ın Resulü
(s.a.v.) bu iki elbiseyle dünyadan göçtü, dedi.''(366)
Cabir (r.a.) diyor ki: "Ali (r.a.) ile Fatma (r.anha) düğününde hazır bulunduk.
Ondan daha güzel bir düğüne tevafuk etmemiştik. Yatakları hurma kabuğundandı.
Bizlere hurma ve kuru üzüm takdim edildi. Biz de onları yedik. Fatıma (r.anha)'nın
gerdekteki yatağı bir koyun postundan ibaretti."(367)
İsraftan kaçınmak ve zarurî olan ihtiyaçlarla yetinmek ahlâkın yüceliğindendir.
Şiir 
"İnsanın bir şanı
varsa ölümden sonra ikinci kez yaşar. İhtiyacı kendini geçindirecek kadarki
rızkıdır. Gerisi israf ve boşuna meşguliyettir".
Bu bazı câhil abidlerin yaptığı dinin düşük elbiseleri
benimsediği veya yırtık-yamalı elbiseleri giymeye davet ettiği fikrini
vermemelidir. Hayır... Hayır... Zanettikleri gibi değildir. Bir adam Abdullah
bin Ömer'e "Ben hangi elbiseleri giyebilirim", diye sordu. Abdullah: "Düşük
kişilerin seni küçük düşürmeyecekleri akılların da seni ayıp-layamayacakları
şekilde elbise giy" dedi. Adam: Bunun değeri ne kadar olmalı? Abdullah 5 ve 20
dirhem arası dedi." (368) Bu miktar İbni Ömer'in asrındak ölçü olabilir.
Asrımızda bu miktar artabilir. Düşük elbiseli bir adam Resulullah'ın huzuruna
geldi. Resulullah (s.a.v.) ona malın var mı deyince evet vardır dedi. Hangi
çeşit mala sahipsin? Allah (c.c.) bana her çeşit mal bağışlamıştı. Bunun üzerine
Resul-i Ekrem (s.a.v.): "Allah (c.c.) sana mal verdiyse onun nimetini bazı
eserleri ve keremi üstünde görülsün buyurdu. "(369) Bir başka hadiste şöyle
buyurur. "İmkan bulduğu takdirde sizden birinin iki iş elbisesinden başka iki
elbise edinmesinde bir sakınca yoktur. (370)
Gördüğün gibi İslâm, Müslümanların güzel ve hoş kıyafetlere
bürünmesini tavsiye etmiştir. Şu iki insan arasında çok büyük fark vardır ki
bunların biri iç alemini ihmal eder. Dış görünüşünü süsler. En kıymetli zaman ve
malını bedenini süslemekle harcar. Diğeri ise, şahsiyet ve varlığını korumak
için bütün imkanını kullanır. Bununla beraber tüm vecibeleriyle beraber insanlar
arasında güzel bir heybetle görünmeyi de ihmal etmez.
Bugünkü insanlık senenin tüm mevsimlerini sayılmayacak kadar
moda çeşidiyle karşılaşmaktadır. Yazın giyilen bir elbiseyle sonbaharda giyilen
elbise bir değildir. "Bu kışlık değildir" Bu da yazın giyilmez... Bundan başka
günün çeşitli vakitleri ayrı ayrı elbiseleri gerektiriyor... Akşam giyilen
elbise gündüz giyilmiyor. Bu kötü durumu, Doğu ve Batı'daki, cemiyetlerin başına
kadın, kadın köleleri ve kadınlaşan erkekler getirmektedir.
İslam ve şahsiyetli insanlar böyle bir fitneden münezzeh ve
beridir. Reslullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kadınlara iki kırmızı şeyden
dolayı yazıklar olsun. Bunlardan biri altın, diğeri de aspur denilen bitki ile
boyanmış elbiselerdir."(371)
Resulullah'ın bu tehdidi, süslenmeye mübtela olup elbise ve
makyajdan dolayı faziletli işlere vakit bulamayan kadınlar içindir. İslam
fıkhında, altın ve ipek erkekler için haram olup onlar için diğer kumaşlarda
yeteri kadar istifade imkanı vardır. Aslında süslenme ve makyaj erkeklerin
şanından değildir. Kadına her ne kadar ipek ve altın caiz kılınmış ise de bütün
vaki ve büyük servet harcayacak şekilde makyaj yapamazlar.
İslam, muhkem kaleler, medrese ve üniversteler, sığmak, çocuk
evleri ve hastahaneler tesis etmek için yığınlarca paralar harcayıp bunlann
bacalarını göklere yükseltmeye karşı değildir. Çünkü tüm bunlar asırlar boyu
ümmetin umûmî maslahatmdandır. Bunların yüksek sur ve geniş olanlara kurulması
da normaldir. Bu yalnız başına bir adamın kalkıp kendine veya eşyasına bir
gökdelen dikmesi gereklidir, demek değildir.
İslâm, ev binası ve eşya temininin cevazı hususunda geniş
imkanlar tanımış olup bu alanda yapılacak aşın harcamaları yasaklamıştır.
Kaysın Hazım anlatıyor: "Habbab bin Eret'i karnından yedi
yerde dağlanma izleri olduğu halde ziyaret ettik. O, bizlere şunları söyledi:
"Selefimiz (bizden öncekiler) dünyada kendilerine hiçbir şey yapmadan göçtüler.
Bizler ise elimize geçenleri (ölü yatırım) olan toprağa harcadık. Resulullah
(s.a.v.) ölümü istemeyi nehyetmeseydi, ölümü taleb ederdim. Bir başka seferinde
bir duvan yaparken onu ziyaret etmiştik. Bu defa da şöyle dedi:" Müslüman
infak ettiği her şeyden dolayı ecir alır. Ancak toprağa (fazla binalara) yapmış
olduğu harcamalardan dolayı bir ecir almaz."(372)
Bu büyük sahâbî, fiilen inşaat yapımında bulunuyordu. Fakat
bununla beraber Allah (c.c.) yolunda infakta bulunmanın lüzumuna olan şiddetli
arzusundan dolayı inşaat yapımında harcanacak paradan ecir gelmeyeceğini
zannetmişti... Elbette ki, sırf çoğaltmada yarışmak, övünmek, âhireti unutmak,
dünyaya bağlanmak gayesiyle inşaat yapımında bulunursa, bu yolda harcayacağı
nafakadan dolayı ecir kazanmaz. Fakat kendini koruyacak ve banndıracak binalar
yapmak için harcamalarda bulunursa elbette ki bundan dolayı ecir alacaktır.
Böyle durumlarda bina yapımında bulunmak da ibadettir.(*)
Ev eşyası konusundaki islam'ın hükmü kesindir. İslâm ev
dahilinde yapılacak israfil harcamayı yasaklamış evin lüks halılarla döşenmesini
etrafında da süslenmesi hoş karşılanmamıştır. Allah'ın Resulü (s.a.v.) Muaz'ı
(r.a.) Yemen'e gönderirken kendisine şu tavsiyede bulunur: "Lüks hayat
yaşamaktan çekin. Çünkü Allah'ın gerçek kulları lüks yaşamaktan çekinirler."
(373)
Bundan dolayıdır ki İslam, altın ve gümüş kablar ve ipek
dibactan yapılmış mefruşatın kullanılmasını haram kılmıştır. İnsanlara normal
maddeden yapılmış kab ve mefruşat yeterlidir. Huzeyfe (r.a.) anlatıyor: "Resulullah
(s.a.v.) altın ve gümüş kablarda yeyip içmemizi ipek ve dibac (halis ipek) den
yapılmış elbiseleri giymemizi ve onların üzerinde oturmamızı nehy-etmiştir'".(374)
Bu izahla İslâm'ın sade bir hayatı benimsediği anlaşılabilir. Zaten hiç kimse de
mutlu bir hayatı ipek ve altın kullanmaya bağlayamaz. Bütün insanların altın
kullanmadan ve ipek giymeden mesud ve mutlu olmaları mümkündür.
İslâm milletlerin varlığını korumak, kişiliğini muhafaza
etmek için ferd ve cemiyetlerin lüks ve israf içinde yaşamalarını yasaklamıştır.
İslam ümmetine yaraşan şunlardır:
Allah'a (c.c.) teslim bir ümmet, İslâm davası ve i'layı
kelimetullah için cihad'la dolu bir tarih zahiri ve batini görünüşü dünyanın
fitne ve nevasından temizlenmiş bir hal.
Şehvetlere dalıp haramlara bulaşmak, görev ve samimiyetten
kaçmak şeref esaslarını çiğnemektir. Bu musibetler bir ümmetin başına geldi mi,
onu batırır bırakır. Resululah'tan (s.a.v.) şu hadis rivayet edilmiştir:
"Ümmetimden olup, çeşit çeşit yemekler yiyecek, meşrubat
içecek, rengarenk elbiseler giyecek ve konuşmalarında boşuna çene çalacak
adamlar türeceyektir... İşte bunlar ümmetimin en kötü insanlarıdır. "(375)
Sen bu hadisi doğrulayacak şekilde dini konuşmaktan ibaret
bilip, onu oyuncak ve keyif haline getirmek suretiyle dini hakikatların
aralarında kaybolup kendilerinin de yok olduğu bir toplum görebilirsin.
Allah (c.c.) lezzetlere dalıp keyf ve zevklere bulaşıp yalnız
vücudun süflî arzularıyla yetinen toplumları yermiştir. Kafirler ateşe arz
edilecekleri gün şöyle denir:
"Siz dünya hayatında bütün zevklerinizi yaşayıp bitirdiniz
ve bunlarla safa sürdünüz. Artık bugün hakaret azabı ile cezalandırılacaksınız.
Çünkü yeryüzünde haksız yere kibir taslıyordunuz bir de dinden çıkıyordunuz. (Fasıklık)
ediyordunuz."(376)
Cezalarına çarpıldıkları zaman kendilerine bunun iktisad ve
iffeti kaybettikleri, utanmaz ve lâubâlî davranışlarda da bulundukları için
başlarına geldiği hatırlatılır.
"Size bu azab, yeryüzünde azgınlıkla sevinmenizden ve
kibirlenmenizden dolayıdır".
Şu bir gerçektir ki islam ümmetinin başına gelen musibetlerin
temelinde iffet yokluğu ve gayr-i meşru lezzetlerin yay+ılmasının büyük rolü
vardır. Resulullah (s.a.v.) ümmetini bu ruhî çöküntüden sakındıraraktan şöyle
buyurmuştur:
"Bu bir gerçektir ki Ben mide ve avretlerinizle hasıl
olacak şehvani sapıklık ve dalâlet nevasına düşmenizden korkuyorum."(377)
İslam bol nimetlerden faydalanma yerine, mubah yiyeceklerin
bile zor bulunabildiği fakir bir toplum içinde yayılmaya başladı. Bunların
karşılaştı tek şikayet mevzu içinde bulundukları zor ve şiddetli yokluktu. Ebu
Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Ben Ashab-ı Suffe'den yetmiş zat gördüm. Bunlardan
hiçbirinin sırtını doğru dürüst örtecek bir elbisesi yoktu. Elbiseleri
boyunlarından üstlerine geçirdikleri kumaşlardan ibaretti ki bazıları dizin
altına, bazıları da topuğa kadar örtebiliyordu. Kimisi, avret yeri görülür
korkusuyla elleriyle elbisesini toplamaya çalışıyordu."(378)
Fakirlik acılı bir musibettir, İnsanların bundan kurtulması
haklan icabıdır, İslam, dünyanın meşru güzelliklerini müminlerin hakkı olarak
kabul etmiştir. Resulullah (s.a.v.) İslam'ın dünyaya yayılmasıyla Müslümanların
fakirlikten kurtulup, zenginliğin ters etkilerinden endişe etmişti. Ve ashabı
vefatından sonra meydana gelecek kötü durumdan sakındırmıştır. Şöyle ki;
dünyanın nimetlerinden mahrum kalarak sonunda kınanmış olarak ve bomboş olarak
açıkta kalmak değildir. Resulullah'ın da (s.a.v.) şu hadislerinden maksadı
budur:
"Allah'a (c.c.) yemin ederim ki fakirliğe düşeceğinizden
korkmuyorum. Fakat sizden öncekilere dünyanın musallat olması gibi, sizlerin de
dünyalığa sahip olmanızdan ve bu hususta yarışıp dünyanın onları helak ettiği
gibi sizleri de helak etmesinden korkuyorum."(379)
Bir başka hadiste şöyledir:
"Güzel bir durum ve hayat, sabır ve iktisad nübüvvetin
yirmidört cüz'ünden biridir"(380)
_____________
(368) Taberani
(369) Nesai
(370) Ebû Davud
(371) Ibn-i Hibban
(372) Buhâri
* İhlas konusuna bakılsın
(373) Ahmedb.Hanbel
(374) Buhâri
(375) Taberâni
(376) Ahzâb, 20
(377) Ahmed b. Hanbel
(378) Buhâri
(379) Buhâri
(380) Tirmizi
(353) Muhammed, 12
(354) Hicr, 2-3
(355) Bakara, 200-202
(356) Kasas, 77
(357) Bezzar
(358) Tirmizi
(359) Müslim
(360) Ahmed b. Hanbel
(361) Maide, 93
(362) Zariyat, 26-27
(363) Maide, 87
(364) Tirmizi
(365) î. Mace
(366) Buhâri
(367) Bezzâr
Prof. Muhammed Gazali
|