|
Kalbin Sesi - Konu ve Notlar
YILDIZLI
BİR YAZI
Nice turfa müneccim gökte
yıldız ararken Görmez reh-güzârındaki kuyuyu
Dördüncü gezegenin sahibi bir iş adamıydı. Başı
öyle kalabalıktı ki bu adamın, Küçük Prens gelince
aldırmadı bile. "Merhaba" diyerek yaklaştı
Küçük Prens, "Bakın sigaranız sönmüş."
-"Üç iki daha beş.
Beş yedi daha on iki... Kibrit çakacak vaktim yok.
Yirmi altı beş daha otuz bir. Öff! Yâni beş yüz
milyon altıyüz yirmi iki bin yediyüz otuz bir."
"Beş yüz milyon
ne?"
-"Ha? Sen daha
gitmedin mi? Beş yüz bir milyon... Kesme işim
başımdan aşkın..." "Beş yüz bir milyon
ne?"
Kurtuluş yolu
olmadığını anlayan işadamı:
-"Arasıra
gökyüzünde gördüğümüz şeylerden beş yüz bir
milyon tane." -"Sinek mi?"
-"Yok canım şu
parlayan küçük şeyler var ya." -"Arı
mı?"
-"Yok canım,
tembellere türlü düşler kurduran şu küçücük
sarı şeyler işte." -"Ha, yıldızları
diyorsun"
-"Evet, evet.
Yıldızlar."
-"Peki beş yüz bir
milyon yıldızı ne yapacaksın?" -"Hiç.
Sahibim onlara."
-"Yıldızların senin
olması neye yarıyor?" -"Zengin olmama
yarıyor."
-"Zengin olman neye
yarıyor?"
-"Yeni yıldızlar
bulunca onları satın almama yarıyor."
=`Peki ama ne yapıyorsun
onları?
-"Düzene sokuyorum.
Sayıyorum, yine sayıyorum. Güç bir iş. Ama önemli
bir adamım ben." Küçük Prens daha
öğreneceğini öğrenebilmiş değildi. =`Bir atkım
olsaydı" dedi." Boynuma dolar nereye gitsem
yanımda götürebilirdim. Bir çiçeğim olsaydı,
koparır yakama takabilirdim. Ama sen gökteki
yıldızları koparamazsın ki..."
Fransız hikâyeci Saint
Exupery, küçükler için yazdığı sanılan Küçük
Prens'te (Can Yayınları, 1990) biz büyüklerin
hayatına ince imâlarda bulunur. Hayatlarımız
"atkı" yada "çiçek" gibi boynumuza
dolayıp yakamıza takmakla yetineceğimiz zarûri
haberlerin hayli uzağında görünüyor. Dördüncü
gezegenin "yıldız tüccarı" sâkini gibi
kulaklarımızı hiç koparamayacağımız uzak
yıldızlara, kalbimize kut ve gıda olamayacak haberlere
dikmişiz, bir türlü ayıramıyoruz.
"İhtiyâcat-ı Gayr-i
Zarûriye" tabirine, "İhbarat-ı Gayr-i
Zarûriye" diye uyarlamak geliyor içimden ya
neyse...
Bu karlı günde, havâdis
peşinde koşanlar, "trafik aksadı, vapurlar
çalışmadı, bütün yurtta elverişsiz hava
şartları"...türünden haberler duydular. Devâsâ
haberlerin heyecanı içinde, imân sahibi insanlar
olarak sınırları bol keseden kesilmiş cumhuriyetler
kurduk. ABD'yi bir kaç kez yıktık. Adriyatik'ten
Rusya'yı dize getirecek uçaklar kaldırdık. Tarihi
nefretimiz yüzünden arasıra kalbimizin hızlandığı
oldu. Hırsımızdan nefeslerimizi tuttuğumuz anlar
geldi. Bunca mühim haber arasında, küçük, sıcak bir
haberimiz olmayacaktı elbet. Meselâ, kar tanelerinin bu
soğuk kış günü Rabbimizden gelen birer sıcak selâm
olduğunu hiç bir ajans haber vermedi. Bundan haberimiz
olsaydı, belki namaz vakti Rabbimizle selâmlaşırken,
bir "çiçek" misâli bu selâmı yakamıza
takar, öyle tahiyyatta otururduk. Hem sonra, her kar
tanesinin ayrı ayrı oluşu, "Günün
Yorumcusu" tarafından her birimizin tıpkı kar
tanesi gibi, Rabbimizin nazarında ayrı bir yeri olduğu
şeklinde yorumlanamaz mıydı? Bu haberi de bir atkı
misâli boynuna dolayacak birileri çıkardı herhalde.
Varsın omuzumuzda
yıldızlar erisin, biz yeni yetme müneccimliğimize
devam edelim. Kalbimizi ısıtmayacak gözümüze nur
olmayacak uzak yıldızlar misâli haberler peşinde
koşarken, hemen önümüzde bizi bekleyen dalâlet
kuyularına da kör oluyoruz galibâ.
Ama yine de teselli
bulabiliriz: Bu sayede hem bir şiirin, hem de bir
hikâyenin kahramanı olmayı hak ediyoruz. Lâkin
hayâtın ve hâdiselerin içinde bir figüran silikliği
ile geçiveriyoruz işte. Anlaşılan, haberlerin
sıcaklığıyla kar tanesinden daha erken
eriyiveriyoruz. Tevekkeli o yüzden fark edemiyoruz şu
kar tanelerini. İnsan ömrü bu; bir kar tanesini fark
etmeye bile yetmiyor. Kar ve ömür. İkisi de,
yeryüzünde kendi kıymetine "değer" bir
şeyler bulmadıkça "tutmuyor". |
|