Ana Sayfa

Geri
Kalbin Sesi - Konu ve Notlar

What is life

        Elimizdeki bütün teknolojik imkânları kullanarak öyle hassas bir yüzey  oluşturalım ki, 2m2'lik bu yüzeyin herhangi bir noktasına dokundurulan bir  cismin her türlü fiziki özelliğini ve nereye temas ettiğini birkaç sâlise içinde  öğrenelim. Cismin sıcak, soğuk, düz, pürüzlü, hafif, ağır, ıslak, kuru sivri, küt ve  bunların değişik kombinasyonları şeklinde olabilecek fiziki özelliklerini bize  bildirebilecek böyle bir sisteme bugünkü teknolojiyle ulaşmak mümkün değildir.  Ama insanoğluna bu sistem daha binlerce sene önce verilmiştir. Nasıl mı?
        Bir an için yazı üzerindeki konsantrasyonunuzu bozun ve gözlerinizi  kapayarak dikkatinizi parmak uçlarınıza verin. Yapacağınız şey, elinizdeki  kâğıdın fiziki özelliklerini bu yolla anlamaya çalışmaktır. Eğer kâğıda  dokunduysanız parmak uçlarınızdan zihninize ne çok sayıda bilgi aktığını  fark etmişsinizdir. Dış yüzeydeki soğukluğu, kâğıdın pürüzsüz sathını, kâğıdın  keskin kenarlarını, 90 derece sivri köşelerini sadece parmak uçlarınızla  okuyabiliyorsunuz değil mi? Daha bitmedi!.. Sayfaları çevirirken, gözleriniz ve  kulaklarınız kapalı olsa da, yanlışlıkla üst üste gelen iki sayfayı fark edip,  yanlışlığı yine parmak uçlarınızla düzeltebiliyorsunuz. Öyle harika bir sinir  sistemine sahipsiniz ki, 0.1mm kalınlıktaki kâğıdın üzerindeki ikinci kâğıdı  ayırt edebiliyorsunuz. Aynı anda, kolunuzda gezinen 0.1 gramlık sineğin açık   pencereden sızan ve 1 santigrataık ısı farkı meydana getiren esintinin ve   oturduğunuz iskemlenin sırtınızı acıtan bir noktasının farkındasınız. Sahip  olduğunuz harika duygu ve savunma mekanizmasının çok önemli bir özelliği var.  Meşgul olduğunuz iş, sizin için önem ifade ediyorsa (Dergi okumak gibi) diğer  basit ve size zararı olmayacak hisleri otomatik olarak duymazsınız. Böylece  işinizi daha büyük bir dikkatle yapabilirsiniz. Fakat işinize ne kadar konsantre  olursanız olunuz, meselâ oturduğunuz iskemlede bir çivi bulunması  halinde, daha onun bir çivi olduğunu bile anlayamadan kendinizi ayakta  bulursunuz. Çiviyi tesirsiz hale getirip iskemleye tekrar oturduğunuzda, o âna  kadar size zarar vermemiş olan sivrisineğin farkına varır ve müdâfaa durumuna  geçersiniz. Bunlar gibi farkında olduklarımızın dışında, her saniye binlerce  değişik saldırıyı da püskürtüyoruz: Ciğerlerimize çektiğimiz hava, içtiğimiz su  veya tuttuğumuz bir cisim, milyonlarca bakteri, virüs ve mantarlarla dolu. Ve biz,  bu milyonluk ordularla müthiş bir savaş halindeyiz. Bu savaşın istihbarat,  muhabere ve ikmâl gibi problemleri, çoğu zaman bize fark ettirmeden çözülüyor.  Ancak çok ciddi saldırılarda;yedekler savaşa alınıyor ve dünyanın en mükemmel  kimyevi ve biyolojik silâhlarının tesirli olabilmesi için vücut ısısı yükseltiliyor.  (Ateşimiz çıkıyor, hasta oluyoruz). Hastalık atlatılınca, bu dehşetli savaş sanki  bizim içimizde olmamış gibi sapasağlam ayağa kalkıyoruz. Mikroplarla  savaşmayı akıl eden, bu vücudun değerli bir şey olduğunu ve korunması  gerektiğini idrak eden bir varlık olduğu kesindir. Kimdir bu? Beynimiz mi?  Minicik bir hücre mi, yoksa yarattığını bilen biri mi?
        Beynimiz, yani bize hissetme, akıl ve şuur özelliklerini kazandıran  organımız, acaba vücudun değerini biliyor mu? Biliyorsa, vücudumuza saldıran  her mikrobu neden bize tek tek haber vermiyor? Ve o mükemmel savunma  sistemine ait lenfosit gibi hücreleri başarıyla yöneten bu organ, neden bize  gerekli bazı yardımcı ilaçları hangi dozda ve nasıl alacağımızı bildirmiyor?  Hangi hücreyi hangi şekilde koruyacağını kendi kendine öğrendiyse,  koruyucu ilâçları niçin üretemiyor? Yoksa beyin, yeteri kadar  "evrimleşmemiş" mi?
        Hepimize sınırlı sayıda verilmiş olan ve çoğalma şansı bile bulunmayan sinir (veya beyin) hücreleri, vücudumuza ve dolaylı olarak kendilerine  yapılabilecek hücumların vereceği zararları nasıl tahmin edebiliyorlar ya da  nereden öğrenmişler? Parmağımızı dokundurduğumuz anda hissettiğimiz sıcak,  soğuk, pürüzlü kaygan, keskin, sivri ıslak, kuru gibi özellikler, bir sinir hücresinin  dünyasında ne mânâya gelebilir ki? Bu hisleri elektrik dalgalarına veya kimyevi etkilere çevirerek beyne ileten hücreler, ne yaptıklarını biliyorlar mı?  Bilmiyorlarsa niçin çalışıyorlar, bunca emeğin karşılığında ne bekliyorlar,  ya da biliyorlarsa kimden öğrenmişler?
        Evrimciler bu sorulara cevap bulmak için kıvrana dursunlar, biz duyu ve sinir sistemimiz hakkında, Allah'ın (C.C)rahmeti   her hücresinde vuku bulduğuna şüphe duyulmayacak yeni mucizevi   hâdiselere göz atalım ve görme hâdisesini ele alalım. Görebildiğimiz ışık,  7 renge ait dalga boyundan ibarettir. Bu dalga boyları 4000-7000   Angstrom derecesindedir. Yani metrenin 10 milyonda 4'ü, Tsi. Bu  değerlerin altındaki ve üstündeki elektromanyetik dalgalar insan gözü  tarafından fark edilemez. Bu ilk başta bir dezavantaj gibi görülse de,  esasında başlı başına bir mucizedir. Eğer çıplak gözle kızılötesi  (enfraruj), ve morötesi (ultraviyole) ışınları da görebilseydik, beynimizde  duran görüntü karmaşası, öz annemizi bile tanımamıza mani olabilirdi.  Böyle karmakarışık bir dünya karşısında, belki de hiç görmemeyi tercih  edecektik. Aynı şekilde kulaklarımız da belli bir frekansın (titreşim) üzerindeki ve altındaki sesleri duymayacak şekilde takdir edilmiştir. Eğer 20  Kilohertz'in üstündeki titreşimlere sahip olan sesleri duyabilseydik,  bizden kilometrelerce uzaktaki seslerin dahi tesirinde kalacak ve çok kısa  bir süre içinde çıldıracak hale gelebilecektik. Tam tersi durumda yani 20  Hertz'in altındaki ses titreşimlerini işitmek ise yerde gezinen bir  karıncanın ayak seslerini, beynimizin içinde çalan davullardan farksız bir  duruma getirebilecekti! Belki de bu gürültülü dünyadan kurtulabilmek için  sağır olmayı isteyecek ve kulak zarımızı deldirmek için hastaneler  önünde kuyruklar oluşturacaktık.
        Kur'an-ı Kerim'deki, Neml (karınca) sûresine ait şu âyetleri  çok kere kısa olarak okumuş, ya da büyüklerimizden dinlemişsinizdir:
        15. Gerçekten Dâvud ve Süleyman'a (AS) ilim verdik de ikisi:  "Bizi mü'min kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun" dediler.
        16. Süleyman, (babası) Davud'a vâris oldu. (İlmini aldı.)Ve  şöyle dedi: "Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve her şeyden bolca verildi.  Doğrusu bu apaçık bir lütuftur. (Hz. Süleyman (A.S.) bütün hayvanlarla  anlaşabilecek kabiliyete sahip kılınmıştır.)
        17. Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan olan  askerleri, onun huzurunda toplandı. Ve düzenli olarak sevk ediliyorlardı. 
        18. Nihayet, karınca vadisine geldikleri zaman, dişi karınca (kraliçe): "Ey karıncalar! Evlerinize girin, Süleyman ve askerleri farkına  varmadan sizi ezmesinler."
        19. Süleyman onun sözüne gülerek tebessüm etti. Ve: "Ey  Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimetlere şükretmem ve razı  olacağın işler yapabilmem için bana düzenli bir imkan ver. Ve rahmetinle  beni salih kullarının arasına kat" dedi.
Acaba bu karınca, Hz. Süleyman'a (A.S.) ne demiştir? Kim bilir, belki de "Bizim, yani bu karınca kolonisini ayak seslerini duyamıyor  musunuz? Çıkardığımız bu müthiş gürültüye rağmen nasıl olur da bizi  fark etmeyip ezebilirsiniz ki?" demiş. Ve bu sözden hoşnut olan Hz.  Süleyman (A.S.) hafifçe gülmüş, bu sesleri insanlara duyurmayan ve  dünyayı yaşanmaz bir şey yapmayan Rabbimize şükretme ihtiyacını  duymuştur. Doğrusunu şüphesiz Allah ve Hz. Süleyman (A.S.) biliyor.  Bize düşen şey ilmimizin yettiği ölçüde araştırmak ve sonuçta,  mutlaka anlayacağımız büyük lütuflar karşısında hamdetmektir.

Düşünen İnsanlar İçin (dökümanlarından)


 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın