İÇİMİZDEKİ
TRAFİK POLİSİ
Vücudumuzda,
yeryüzünün, bütün hayatı boyunca hiç hata
yapmayan bir trafik polisi var. Hem de her gün
defalarca çalışan, yapabileceği çok ufak bir
yanlışlığın bizlere pahalıya mal
olacağını bilirmişçesine, kendisine verilen
her vazifeyi lâyıkıyla yapan, gece gündüz
demeden ona ihtiyaç duyulan her an göreve
hazır ve amâde olan, gıpta edilecek,
kalınılacak bir trafik polisi bu.
Hemen hepimiz
küçük dil (Epiglot) diye bir yapı
duymuşuzdur. İşte trafik polisi 0'dur.
İsrafsızlığın ve iktisadın esas
alındığı insan vücudunda hiçbir şey fuzuli
olarak yaratılmadığına göre elbette ki
küçük dilimiz de bir takım vazifeleri yerine
getirecektir. Ama acaba biz onun ne işe
yaradığını.hiç düşündük mü?
İnsan vücudunda
akciğerlere hava nakletmekle görevli nefes
borusu (trachea) ve mideye besinleri nakletmekle
görevli yemek borusu (osephaqus)
yaradılışımız icabı ağzımızın arka
kısmına yakın bir yerde birleşir ve tek yol
hâlini alırlar. Başka bir deyişle ağız ve
burundan alınan her şey önce ortak bir yol
takip eder ve sonra gitmeleri gereken yollara
ayrılırlar. Şimdi, aldığımız hava nefes
borusu yerine yolunu şaşırır ve yemek
borusuna girerse mide ve bağırsaklara da gaz
oluşacak ve geğirme, karında şişme, gaz
toplanması gibi şikâyetler olacaktır. Eğer
bunun tersi olursa, yâni gıdalar nefes borusuna
girerse, nefes borusu tıkanacak, havanın giriş
çıkışı önlenecek, akciğerler oksijen
alamayacak ve şahıs çok kısa bir zamanda
havasızlıktan boğularak ölecektir. Bu durum
ise bize havanın ve gıdaların farklı yollara
girmesini önlemenin ne kadar önemli bir iş
olduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra bir
defa dahi hata yapmak bahsettiğimiz tabloyu
ortaya çıkarabilecektir. Bu da işin
hassasiyetini göstermektedir. Bir de yemek
yerken bile nefes alıp verdiğimizi
düşünürsek...
İşte küçük dil
bütün bu vazifeleri yerine getirir. Arka
kenarı bağlı yan ve ön kenarları serbest 25
krş. kadar büyüklük ve sert bir yapıya
sâhiptir. Aşağıya inince nefes borusunu kapar
ve gıdaları yemek borusuna verir. Böylelikle
büyük bir hizmet yerine getirilmiş olur.
Burada zannediyoruz
"yarattığı eseriyle sonsuz yüceliğini
gözler önüne seren yüce Allah'a şükürler
olsun ki bize lütfedip küçük dil gibi eşsiz
bir yapıyı vermiştir, dememek kâbil değil.
MİDE NEDEN
KENDİNİ SİNDİRMİYOR?
Şimdi sizinle
isterseniz bir deney yapalım. Bir miktar et
alıp, içinde piyasadaki meşrubatlardan
doldurulmuş bir kaba koyalım. Bekleyelim ve
neticeyi inceleyelim. Göreceğimiz manzara şu
olacaktır. Et erimiş ve miktarı azalmıştır.
Peki, ekseriyetimiz günlük hayatımızda asitli
meşrubatları sık sık içeriz. Bu durumda
bizim midemizin erimesi gerekmez miydi?
Sindirim sisteminde
proteinleri (et, süt, yumurta v.s.) parçalayan
amino asitler hâline getiren ve dolayısıyla
bağırsaklardan emilmelerini yâni kısacası
proteinlerin sindirimini temin eden bir kaç
enzim var. Bunlar içersinde en etkili olan ve
mideden salgılanan enzim pepsindir. Yalnız
pepsinin iş görebilmesi için mide içi
ortamının ileri derece asitli olması
lâzımdır. (ideal PH 1,5) Mideyi asitli hâle
getirmek için yine midede HCI (hidroklorik asit)
salgılanır. Bu durumda hem asitin eritici
etkisi hem de pepsinin proteinleri parçalayan
tesiri söz konusudur. Midenin büyük bir
kısmı protein yapısında olduğu için normal
olarak gıdalarla birlikte midenin de
sindirilmesi lâzım gelir. Sindirilmiş bir
midenin mevcudiyeti ortadan kalkacağına göre,
ne gibi durumların ortaya çıkacağını artık
siz takdir edin.
Yüce Allah bizi
öylesine güzel şekilde yaratmış ki, bu
meselede vücudumuzda pratik bir şekilde
halledilmiştir. Nasıl mı? Mide bu maddeleri
salgılarken (pepsin, HCI vs.) MÜKÜS adı
verilen kimyevi bir madde de salgılar. Bu
kimyevi madde midenin bütün iç yüzünü bir
tabaka hâlinde kaplar ve kendisine yaklaşan
temas eden asitleri derhal nötr hâle gelir.
Nötr hâle gelen asitin artık tahriş gücü
kalmadığı gibi aynı zamanda pepsinin de
(proteinleri parçalayan enzim) tesiri ortadan
kalkar böylelikle mide içinde parçalanma
işlemi olanca hızıyla devam ederken mide
cidarında tam bir sükun hâkimdir.
YAĞLARIN
SİNDİRİMİ
Yağ sindirimi
apayrı bir konudur.Yağlar diğer gıdalar gibi
çeşitli enzimler vasıtasıyla çok küçük
temel moleküllere ayrılırlar
(gliserin-küçük zincirli yağ asitleri). Fakat
suda erimedikleri için diğer gıdalar gibi
direk olarak bağırsaktan emilip kana
geçmezler. Bunların önce suda erir hâle
getirmeleri lâzımdır.
Safra karaciğerde
yapılan, oradan safra kesesine geçen ve kesede
depolanan ve gerektiği zaman gerektiği miktarda
onikiparmak bağırsağına verilen bir madde
olup yağlarla birleşir ve yağları suda erir
ve de dolayısıyla bağırsaktan emilir, kana
karışır hâle getirir.
Buraya kadar olan
her şey hoş güzel ama, acaba nasıl oluyor da
safra, safra kesesinde bulunduğu halde,
gerektiği zaman ve gerektiği miktarda
onikiparmak bağırsağına veriliyor.
İşte burada çok
enteresan bir mekanizma işin içerisine giriyor.
Bakınız nasıl oluyor:
On iki parmak
bağırsağında Sekretin isimli bir hormon
yapılmış ve depo edilmiş bir vaziyette
duruyor. Eğer şahıs o gün yağlı yemekler
yemişse bu yağlar onikiparmak bağırsağına
gelince barsak bunu hissediyor ve sekretin isimli
hormonu barsak içine boşaltıyor. Sekretin,
bağırsağın biraz daha alt kademelerine gidip
oradan emiliyor ve kana geçiyor. Kan yoluyla
safra kesesine geliyor ve kesenin kasılıp
büzüşmesini, yâni hacmini küçültmesini
dolayısıyla içindeki safranın bağırsağa
verilmesini temin ediyor. Yağsız yemekler
yendiği zaman hiç çalışmayan bir mekanizma
yenilen yağın miktarıyla orantılı bir
şekilde çalışıyor ve çok yağlı yenmişse
çok sekretin salgılanıyor ve safra kesesini
daha çok büzüştürüyor ve safra kesesi de
daha çok safrayı onikiparmak bağırsağına
vermek zorunda kalıyor. Yok eğer az yağlı
yenmişse daha az sekretin salgılanıp neticede
daha az safra temin diliyor ve bu şekilde
dengeli bir safra salgılanması yapılmış
oluyor.
Allah'ın
yokluğuna ve bizlerin tabiatın mahsulü
olduğuna inanan o inançsız zavallılar, keşke
vücutlarında böyle harika olayların cereyan
ettiğini bilselerdi. 0 zaman muhakkak ki bu tarz
bir inkâr bataklığına düşmezlerdi.
|