|
Evrensel Tebliğ En genel ve özlü anlatımıyla tebliğ, İslâm'ın insana ulaştırılması ve kavratılması demektir. Bu anlamda İslâm vahyinin insanlara ulaştırılması görevini Hz. Peygamber, önce Allah'ın elçisi olarak sonra da İslâm yönetiminin kurucusu ve başı olarak ilk ve en mükemmel şekliyle yerine getirmiştir. Gizli, açık, savunma harbleri ve cihad (i'lay-ı kelimetullah) gayretleri eşliğinde, fert-toplum yönetim seviyesinde ve evrensel nitelikte sözlü ve yazılı tebliğ faaliyetleri, asr-ı saadet'in en belirgin özelliği olarak tarihteki yerini almış bulunmaktadır. Bu dönemin özetini "Eslim teslem= İslâm ol, kur tul" 1 çağrısında bulmaktayız. Bu çağrı, hem risâlet-i muhammediyye'nin hem de İslâm tebliğinin en özlü ve en kapsamlı anlatımıdır. "Ümmetin Risâleti" Hz. Peygamber'in miras olarak bıraktığı en büyük görev tebliğdir. Halifeler, yönetim (devlet) planında; ulemâ ve müslümanlar bireysel planda, bu peygamber miras ve emânetini, ondan öğrendikleri usullerle yerel ve evrensel çapta sürekli yerine getirme gayreti içinde olagelmişlerdir. Zira tebliğ, İslâm yönetiminin yasama, yürütme ve yargı fonksiyonları gibi vazgeçilmez dördüncü temel fonksiyonunu oluşturmaktadır. Bu gerçek, tebliğin evrensel boyutta düşünülmesi ve uygulanması gereğini ihmal edilemez bir sorumluluk olarak günümüz müslümanlarına hatırlatmaktadır. Bu tür bir görev, aynı zamanda Mûsa Cârullah Bigiyef'in, "ümmetin risâleti" diye tanımladığı tebliğ sorumluluğunu oluşturmaktadır .2 Çünkü ümmet, Hz. Peygamberin, peygamberlik sıfatı dışında, bütün fonksiyonlarına mirasçıdır. Onun hayatıyla ortaya koyduğu İslâm yorumunu çağlar boyu evrensel çapta yaşatmaktan ve dünyalılara aktarmaktan ve anlatmaktan sorumludur. İşte bu durum "ümmetin risâleti", müslümanların İslâm elçiliği anlamına gelmektedir. Acil Yardım Hizmeti Teknik ve teknolojik gelişmelerin son dönemde gündeme getirdiği sınırsız tebliğ imkanları, söz konusu tebliğ sorumluluk ve imtiyazını, artık evrensel boyutta düşünmeyi ve gerçekleştirmeyi gerektirmektedir. Hatta çağımızda yoğun bir şekilde yaşamakta olduğumuz kültür savaşları dikkate alınınca işin ne denli ciddiyet kazandığı kolayca anlaşılacaktır. Dünyanın ve dünyalıların İslâm'a olan ihtiyacını bir şekilde karşılama görevi, müslümanların aslâ ihmal edemeyecekleri bir acil yardım hizmeti niteliğindedir. İslâm ile ihyâ için Müslüman kafa, gönül ve
sermayenin, bireyler, kurumlar ve yönetimler olarak bu
risalet-tebliğ görevini, kendi imkân ve güçleri seviyesinde
gerçekleştirme gayret ve cihadı içinde olmaları, dünyanın
İslâm ile ihyâsı hedefinin yakalanabilmesi bakımından
zarûridir. Tebliğ Kadrosu Yukarıda sıraladığımız
faaliyet alanlarının beşerî unsur açısından en önemli- g
si, hiç kuşkusuz tebliğci kadroların yetiştirmesidir. Bu
ise, küçük gayret ve fedakârlıklarla ulaşılacak bir sonuç
değildir. Uzun vadeli, sabırlı ve büyük fedakârlıkları
göze alan gerçekçi planlama ve yatırımlarla
gerçekleştirilebilecek bir faaliyettir. Tebliğci bir kadronun
bulundurulmasını ümmete görev olarak yükleyen "Sizden
hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir
topluluk (kadro) bulunsun..." 3 âyetini,
artık İslâm tebliğini evrensel çapta gerçekleştirebilecek
bir beyin kadrosu olarak algılamak ve bu kadroyu yetiştirmenin
-farz-ı kifâye niteliğinde de olsa- "tüm
müslümanların borcudur" diye yorumlamak evrensel
tebliğin en önemli gereğini hem en güclü şekilde
delillendirmek ve hem de en ciddî biçimde vurgulamak
olacaktır. Dünyayı Tanımak Diğer taraftan evrensel
nitelikteki tebliğin başarı ile sürdürülebilmesi, hiç
şüphesiz dünyayı ve genel çevreyi iyi bilmekle, yani tarih
ve coğrafya olarak dünyayı doğru tanımakla yakından
alâkalıdır. Böylesi bir tanıma, tebliği hiçbir zaman
şartların mahkûmu yapmayacak, aksine şartların yorumu
niteliğine kavuşturacaktır. Gerçekçilik adına İslâm'ın,
mevcut hale ve egemen anlayışlara uydurulmaya çalışılması
tebliğ olarak düşünülemez.. Zira tebliğ, kendi özellikleri
çerçevesinde gerçeğin uygun bir üslub ve yolla dosdoğru
takdim edilmesi demektir. Ne gariptir ki, son zamanlarda gündeme
gelen çoğu girişimlerde ya ülke şartlarını ya da
dünyadaki egemen yargı ve anlayışları ölçü alan ve
İslâm'ı onlara şirin göstermeye hatta uydurmaya çalışan
yaklaşımların sergilendiği görülmektedir. Yani bir anlamda
halkın hatırı, Hakk'ın hatırının önüne geçirilmekte,
geçici durumlar, ebedî ve ilahî gerçeklerden önde
tutulmaktadır. Hiç kuşkusuz böyle bir durum, tebliğin
özüne aykırıdır. Tabiatıyla uzun vadede olumlu bir sonuç
vermekten de uzaktır. Netice Kaynaklar: 1.
Buhârî, Cizye 6, İkrah 2, İ'tisâm 18; Müslim, Cihad 61 Prof. Dr. İsmail L. Çakan |