Ana Sayfa

Geri
Kalbin Sesi - Konu ve Notlar

Soru Cevap

        SORU: Kâinatla ilgili âyetlerin tefsir ve tevillerinden yola çıkarak bazı keşifler yapmak mümkün müdür? Böyle  bir ümit var müslümanlarda...
        CEVAP: Önce tefsir ve tevilin ne mânâya geldiklerini öğrenmeli. Tevil Kur'an'da iki mânâ da kullanılmıştır.
        Birinci mânâsı tefsirdir. Yani lâfızları kelimeleri, terkipleri anlatmaktadır. Hz. Peygamber, İbn Abbas için yaptığı "Allah'ın  0'nu dinde fâkih kıl ve 0'na tevili öğret"dûasında Kur'an'ın lâfızlarının mânâsını öğret demiştir. Selefin anladığı tefsir budur. Ehli Tevil demek bu mânâda ehl-i tefsir demektir.
        Bir misal ile açıklayalım. Âyet-i Kerime de:
        - "Meracel bahreyni yeltegıyân, Beynehümâ berzahun lâ yebgıyan" duyurulmuştur.
        Bu âyetin mânâsı açıktır. Çünkü merace karıştırdı demektir. EI bahreyn iki deniz demektir. Yeltegıyân buluşurlar, bir araya gelirler, demektir. Beynehümâ berzahun ikisinin arasında bir engel var demektir. Lâ yebgıyan ise karışmazlar, tecavüz  etmezler demektir. İşte âyetin bütün kelimelerinin mânâları müfessirlere göre gayet açıktır. Her kelimenin anlamı bilinmektedir.  Ama âyetin haber verdiği bir hakikat vardır. Bu olayın keyfiyeti vardır. İşte bu âyetin hakikati ve keyfiyeti birçok âyette olduğu gibi  zamanın geçmesiyle anlaşılmaktadır. Âyetin mânâsı açıktır fakat keyfiyeti ancak yirminci yüzyılda ortaya çıkmıştır. İşte bu da  "0'nun haberlerinin doğru olduğunu bir müddet sonra mutlaka öğreneceksiniz" SAD 88 âyetinin tahakkukudur. Kur'an'ın  o zaman kelimeleri anlaşılıp hakikati henüz anlaşılmamış âyetlerinin yalanlanması da yine âyette belirtildiği gibidir: "Daha  doğrusu onlar, ilmini kavrayamadıkları ve henüz açıklaması kendilerine gelmemiş olan Kur'an'ı yalanladılar." YUNUS 39
        "0'nun haberlerinin doğru olduğunu bir müddet sonra öğreneceksiniz. " âyetindeki haberlerin öğrenilmesinden   maksat bildirildiği şekilde gerçekleşmesidir.
        Hz. Yusuf kıssasında bunu daha iyi anlamamız mümkündür. Hz. Yusuf bir rüya görüyor. Rüyası babasının, annesinin ve   kardeşlerinin önünde eğilmesiyle gerçekleşince:
        "İşte önceki rüyamın tevili budur" diyor. Yani rüyamın gerçeği budur. Te'vilden maksat gerçekleşmektedir.
        Demek ki Kur'an, kelimeler, terkipler ve âyetlerden meydana gelmektedir. Bu âyetlerin mânâları bilinmektedir. Bu  yüzden âyetlerin hepsinin tefsiri yapılmıştır. Fakat bazı âyetler vardır ki onları zaman tefsir eder. İnsanlar o âyetleri ancak  âyetin işaret ettiği şeyi görünce anlarlar. Onun için Âyet-i Kerime'de:
        "De ki hamdolsun Allah'a 0, âyetleri size gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. " Neml 93 duyurulmuştur.   Âyetteki tanımak ne demektir? Buradaki tanımak gerçekleşmesidir. Bu yüzden bazı âyetler vardır ki muhakkak âlimler  "mânâsını biliriz ama keyfiyetini Allah'a havale ederiz" derler. Çünkü keyfiyet, âyetin hakikati, o zamandaki bilgiyle keşfedilmemiştir. İşte selef ulemâsı bazı âyetlerin kelimelerini anlamışlar fakat hakikatini görememişlerdir. Biz bu hakikatlerin bugün   keşfedildiğini görünce o âyetlerin mânâsını daha iyi anlıyoruz.
        Demek ki Tevil iki mânâya geliyor. Birisi açıklamak diğeri ise gerçekleşmek.
        Kur'an'da bazı âyetler de vardır ki, keyfiyetini ve hakikatını ne ben, ne sen ne de yeryüzündeki hiç kimse anlayamaz.   Onlar ancak kıyâmette anlaşılır. Kıyâmetle ilgili cennetliklerin cennete girmesi, oradaki nimetler, cehennemliklerin cehenneme  girmesi ve oradaki azabın hakikatini ancak bu olaylar gerçekleştikçe anlarız.
        Müfessirler bu gibi âyetleri açıklamışlar ve açıklamakta büyük gayret göstermişlerdir. Ama hakikati ancak gerçekleşince   görülecektir.
        Kur'an'ı anlamak için gayret eden tefsir âlimleri çağımızda ilim adamlarını yoran bazı keşiflerin vukû bulacağını araştırmaları neticesinde bulmuşlardır. Meselâ İbn Abbas
        "Kâfirler, gökler ve yer bitişikken onları ayırdığımızı bilmezler mi? ENBİYA 30 âyetinin tefsirinde, gökler ve yerin   başlangıçta bitişik olduğunu daha sonra ayrıldığı gerçeğini tespit etmiştir.
        Demek ki, onların bu hususta köklü çalışmaları vardır. Tefsir âlimlerinden ilmi hakikatlere işaret etmeyen birini bulmak  çok zordur. Bu ilmi hakikatları, tam keşfedildiği şekilde olmasa da ona yakın bir şekilde ortaya koymuşlardır.
        Bu yüzden İslâm medeniyeti parlamış ve her alanda müslümanlar ön safta yer almışlardır.
        Fakat bizler şu anda her şeyi hazır olarak buluyoruz. Çünkü birçok âyetin işaret ettiği gerçekler ortaya çıkmıştır.   Bu demek değildir ki biz selefimizden üstünüz. Asla. . . Onlar bizden üstündürler. Çünkü biz bu ilimleri onlardan naklediyoruz.
        Bizim bazı gerçekleri daha iyi görmemiz onlardan üstün olduğumuzu göstermez. Çünkü yarı karanlık bir odaya bir   adamı soksanız ve orada gördüklerini anlatmasını isteseniz, o adam gördüğü kadarını anlatacaktır. Aynı odaya bir çocuğu sokup  elektrik yakarak ondan gördüklerini sorsanız;çocuk odadakileri daha iyi anlatır. Çocuğun o adamdan daha üstün olduğunu  söyleyebilir miyiz?
        Hatta kafirler cehennem gerçeğini müslümanlardan daha iyi anlayacaklar;çünkü azabı tadacaklardır. Onlar cehennem   gerçeğini daha iyi anladılar diye müslümanlardan üstün olabilirler mi?
        SORU: Niçin müslümanlar Kur'an'da geçen ilmi gerçekleri araştırmıyorlar da gayri müslimler ortaya çıkardıktan  sonra ilgi duyuyorlar?
        CEVAP: Bu durum Müslümanların ayıbıdır. İslâm'ın ve Kur'an'ın ayıbı değildir. Müfessirleri incelediğimizde göreceksiniz ki birinci ve ikinci asırdaki müfessirler birer uzman gibi kâinat ile ilgili gerçeklerden bahsetmektedirler. Kendi asırlarındaki ilimleri biliyorlardı, hazmetmişlerdi. Bu yüzden ilmi gerçekleri de ortaya çıkarabiliyorlardı. Bu yüzden müslümanlar ilerlemişlerdi.
        Fakat müslümanlar uyumaya başlayınca, Kur'an "göklere ve yere bakın!" derken onlar bu işleri müneccimlere ve   sihirbazlara terkedince işler değişti. Bu kez gayr-i müslimler bakmaya başladılar.
        Hakikatleri uyuyanlar mı yoksa bakanlar mı görecek? Elbette ki uyanık olanlar, araştırıp inceleyenler görecektir. Ve   görmüşlerdir. Müslümanlar çalışmayı, incelemeyi ve araştırmayı bırakıp gayr-i müslimler bu işi yapınca müslümanları gerilerde   bırakmışlardır.
        Biz diyoruz ki bu eksiklik Kur'an'ın eksikliği değil, müslümanların eksikliğidir. Fakat artık müslümanlar da uyanmaya   başladılar, inşaallah tekrar eskiden olduğu gibi onları ilmi araştırmalarda da geçeceklerdir.
        Mesela Amerika'da çalışan müslüman bir doktor, Dr. Ahmed Kadı, Rasulullah'ın: (S.A.S)
        "Yaban otunun tohumu her hastalığa şifadır." hadisini okuyunca bir araştırma yapmış ve sonunda bütün hastalıklara  faydası olacak bir madde keşfetmiştir. Buradaki şifadan maksadında faydalı olacağı hangi ölçüde olursa olsun iyileşme  mânâsına geleceğini açıklamıştır. Şimdi burada bir gerçeği müslüman doktor bulmuştur, Fakat bu ve benzeri cüz-i çalışmalar  bize delil olarak yeterli değildir.
        Ancak bizim delilimiz daha güçlüdür. Çünkü gayr-i müslimler denizler arasındaki engeli bugün keşfetmişlerse  onu resimleyip bize getirmişlerse bizim kitabımızın ondört asır önce o gerçeği ortaya koyduğu için bizim delilimiz daha  güçlüdür. Böyle olması bir bakıma daha inandırıcıdır. Çünkü bu keşifleri müslümanlar yapmış olsaydı, "Kur'an'daki âyete  uygun olsun diye böyle söylüyor" diyebilirlerdi. Gayr-i müslimlerin Kur'an'ın işaret ettiği gerçekleri keşfetmesi onlar aleyhinde bizim de lehimizde delil sayılır. Onlar böylece Kur'an'ın hak olduğunu göreceklerdir. İster müslümanlar keşfetsin  ister gayr-i müslimler, ortada bâki olan ebedi olan bir hüccet bir delil vardır. .. Kur'an-ı Kerim...

Düşünen İnsanlar İçin (dökümanlarından)


 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın