Ana Sayfa

Geri
Kalbin Sesi - Konu ve Notlar

MUCİZE

           Hayatın en şaşırtıcı harikalarından biri de vücudun kendisini yenileme, hasarları onarma ve iyileştirme özelliğidir. En ufak kesik dahi gökdelen inşaatından daha karmaşık (kompleks) onarım çabaları gerektirir. Biz, yaraların iyileşmesini gayet tabii karşılar ve onsuz ameliyatların bahis konusu olmayacağını ve en ufak yaranın bizi ölüme götürebileceğini aklımıza dahi getirmeyiz.
           Normal olarak vücut, koruyucu bir deri tabakası ile örtülüdür. Bu zarın hasara uğramasıyla altındaki hücreler de parçalanır, sinir ağları ve kılcal damarlar yırtılır. Son derece girift bir şekilde birbirine geçmiş olan bu canlı madde parçacıklarının yenilenmesi ve bozulan irtibatların yeniden sağlanması gerekir.
           Orta derecede bir yaralanma halinde, dörtlü bir alarm sistemi bütün müdafaa mekanizmalarını seferber eder. Kanamayı azaltmak üzere tansiyon (damarlardaki kan basıncı) düşer. Kanın pıhtılaşma süresi birkaç saniyeye iner. (Deney tüplerinde kan üç ilâ dört dakika da pıhtılaşır) Kan kaybını karşılamak için dalak, kendi kan stoklarını dolaşım şebekesine gönderir, akyuvarların imalâtı hızlanır ve gerektiğinde normalin on misline çıkabilir.
           Hücreler balık gibidirler. Yaralanma halinde hava ile temasa geçmek onları kurutur. Kaza, olay bölgesindeki kan damarlarını kopartır ve vücudu, organik sıvıların en değerlisinden mahrum kalmak tehlikesiyle karşı karşıya bırakır, ilâveten mikroplar ordusunun, vücudu işgal etmesi için kapı açmış olur.
           Bütün bu tehlikelere karşı süratli koruma çareleri gerekir. Lenf, dokuların hücreler arası sıvısı ve plâzma, derhal yaraya akarak hücreleri ıslatırlar. (kurumaktan alıkoyarlar); diğer taraftan da kan pıhtılarından kurulan barajlarla, kan dindirilir.
           Kan, dolaşım esnasında pıhtılaşmaz. Aksi takdirde hayati kanallar tıkanırdı. Ancak yara yerinde de derhal pıhtılaşması gerekir. Bu, bir yara yüzünden hava ile temasa geldiklerinde patlayan normal, yassı kan hücreleri sayesinde mümkün olur. Bunların parçalanmasının ne olduğu henüz bilinmeyen bir kimyevi maddeyi serbest bıraktığı ve bu maddenin de kanda bulunan protrombini, trombin haline döndürmek kabiliyetine sahip olduğu sanılmaktadır. Trombin de, kanın diğer bir normal bileşeni olan fibrinojenle birlikte pamuğa benzer beyaz bir madde olan fibrini meydana getirir. Böylece ortaya çıkan fibrin ağının delikleri, alyuvar tarafından tıkanarak ağ geçirimsiz hâle gelir. (Fibrin aynı zamanda lenfatik damarlardaki çatlakları da tıkayarak mikropların organizmaya girmesini engeller. )
           Buna paralel olarak yara yerinin civarındaki kılcal damarlar da genişler (Yaraların etrafının kızarmasının sebebi budur). Cidarları da incelir ve fagositler "hücre yiyiciler" ve bazı akyuvarlar salıverir. Bunların vazifesi, yaranın iyileşmesini geciktirebilecek olan cisimleri yiyip bitirmektedir.
           En ufak yara dahi binlerce hücreyi tahrip eder. Fagositler bu ölü hücreleri de toplayıp böbreklere atmakla vazifelidir. Kendilerinden bin defa daha büyük diken ve kıymıklara da saldırmaktan geri durmazlar. Bunları yemeleri mümkün olmadığı için, civardaki dokuları eriten bir ferman (ferment) ifraz ederler, bu şekilde husule gelen kalın sıvı, hudut harici etmek üzere yabancı maddeyi derinin yüzeyine sürükler. Fagositler çok aç gözlüdür. Bazen fazla şişmekten patladıkları olur, bu durumda, irin dediğimiz şeyi meydana getiren elemanlara katılırlar.
           Bazen fagositler mikrop istilâsıyla başa çıkamaz hâle gelirler. 0 zaman fagositlerin yükünü hafifletmek üzere dikkat çekici diğer bir savunma mekanizması harekete geçer. Saldırgan bakteriler, bizzat antikor yapımına sebeb olurlar.
           Ne kadar fevkalâde görünürse görünsün, bütün bunlar sadece alelacele alınmış ön tedbirlerdir. Asıl iş olan onarma sırası bundan sonra gelir. Bunda ilk rolü fibroblast hücreleri oynar. Yara vukuunda bu fibroblastlar derhâl savaş meydanının yolunu tutarak fibrin ağlarının üzerinde birikir, yarayı geçici olarak bir nevi alçıya alma görevi yaparlar.
           Organizmadaki milyarlarca hücrenin her biri, kan dolaşımı sistemi ile beslenir. Ama yaralı bölge de bu dolaşım şebekesinin de tahribe uğramış olduğunu unutmayalım. Hayatlarını idame ettirebilmek için fibroblastlar, tek hücreli deniz hayvanlarının metoduna başvurarak, besinleri yarayı devamlı yıkamakta olan sıvılarından almaya çalışırlar. Birkaç gün içinde yerlerine o kadar sağlam bir şekilde yerleşmişlerdir ki, artık fibrin ağına ihtiyaçları kalmamıştır. 0 zaman ağ çözülerek parçalanır ve yeniden yetişmekte olan hücreleri ilâve bir besin haline gelir. İyileşmekte olan bir yarada hiçbir şey telef olmaz.
           Organizmanın ekonomisinde, yaralara daima öncelik tanınır. Gerekli tamir malzemesi gerektiğinde, sağlam dokulardan ödünç alınır: Meselâ yara yerinde yeni dokuyu meydana getirecek olan amino asitler, adaleler eritilerek sağlanır. Ağır yaralıların âdeta göz önünde "erimeleri"nin sebebi budur.
           Yeni dokunun meydana getirilişi gerçekten hayret vericidir. İlâhi kudretin idaresinde lif hücreleri kimyevi kristaller gibi muntazam geometrik şekillere uygun olarak mevzilenirler. Yeniden meydana gelen dokular, eskiden daha karmaşık olduklarından, beslenmeleri için daha fazla kana ihtiyaç gösterirler, bu yüzden bu bölge de ilâve bir kılcal damarlar şebekesi meydana gelir. Deneyciler bunu. kazaya uğramış bir tavşan kulağı üzerine kolaylıkla müşâhede ve takip edebilirler: Yaranın hizasına daha dokunurken kanayacak kadar incecik kılcal damarların. yeni dokunun içinde kendilerine yol açarak ilerledikleri görülür. Kan kaybına meydan vermemek üzere uçları kapalıdır. Kimi o taraftan, kimi bu taraftan ilerlerken karşılaşırlar, o vakit iki kör uç derhal birbirine kaynar ve yeni şebeke teşekküle başlamış olur. Yeni dokunun içinde yeni sinir sisteminin teşekkülü, daha da çapraşık bir tekâmüle tabiidir.
           Bütün bu anlattıklarımız, derinliklerde olup bitenlerdir; bu sırada tam yara kabuğunun altında ise, yeni bir üst deri tabakası meydana gelmektedir. Yaranın kenarlarındaki deri hücreleri çıplak kalmış bölgenin merkezine doğru uzayarak orasını örtmeye başlarlar.
           Yaklaşık olarak bir hafta içinde yara kapanmış görünür. Gerçekte ise daha yapacak pek çok iş, hem de mühim işler vardır. Müteakip aylar zarfında minik adale lifleri yaranın kenarlarından hareketle ortada birleşir ve birbirine düğümlenirler. Ağ ve yağ ile konjonktif doku birleşir. Nihayet, bazen bir sene sonra yara dokusu, yerini tamamen fonksiyonel (görev yapan) dokuya bırakmış olur. Onarım çalışmaları artık bitmiş ve vücut eski halini almıştır.
           Evet, insanın yaratıcısını bulması zor değildir. Düşünen bir insana bazen bir çiçek, bazen bir böcek hatta bazen de bir zerre Rabbini göstermeye yeter. Aksi takdirde her zerrenin, o insandan daha akıllı olduğunu kabul etmek gerekmez mi?


Düşünen İnsanlar İçin (dökümanlarından)


 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın