İlk insan ve aynı zamanda ilk Peygamber Hz.Adem’den Hz.Muhammed (a.s)’e kadar
Allah elçilerinin vazifesi insanları Allah’ın yoluna çağırmak olmuştur. Her
peygamber ilâhî vahyi aldıktan sonra mecrâsında ısrarla akan su misali varıp
ihyâ edeceği insanı aramıştır. Bu sebeple bütün ilâhî dinler ve özelde İslâm
dini ‘davet dini’ olarak da bilinmektedir. Özellikle Allah’ın insanlığa son
hitâbı Kur’an’a göre her müslümanın İslâm hassasiyetini ve gereklerini şahsî
davranışlarında ortaya koyması kadar başkalarına anlatma ve aktarma gibi
sorumlulukları da bulunmaktadır.1 İşte bu sorumluluğun yerine getirilmesine
ilâhî mesajın insana ulaştırılması anlamında ‘tebliğ’ denilmektedir. Benzeri
başka âyetlerde olduğu gibi Asr sûresinin şu âyetleri bunu çok güzel ortaya
koymaktadır : “ Asra yemin olsun ki, insan ziyandadır. İman eden, âmel-i sâlihde
bulunan, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâ”2 ‘Tebliğ’
vazifesi aslında Yaratıcının insanoğluna takdir ve tayin ettiği ‘var oluş
gayesi’ne dayanmaktadır. Çünkü insan kendi varlığına ve diğer varlığa İslâmı
öğrendiği ve öğrettiği kadar anlam kazandırmış olmaktadır. Bizzat Allah’ın
müslümana yüklediği söz konusu tebliğ sorumluluğunun temelinde şöyle bir mânâ
bulunmaktadır ; İnsan bu dünyaya Allah’ın dilemesiyle imtihan için gelmiştir.
Dünya hayatı geçicidir. İnsan yapıp ettikleriyle bu dünyadan sonra gideceği
ahiret yurdunda kendi konumunu ve durumunu belirleyecektir. O halde ebedî ve
gerçek hayatın ahiret hayatı olduğunu bilen bir müslüman sadece kendisini kötü
sondan korumaya çalışmakla kalmamalı diğer insanların da kurtuluşuna vesile
olmalıdır. Bu sebeple İslâm zâviyesinden bakıldığında ilmin gizlenmesi (ketmi),
ve faydasız ilim zemmedilirken ilmi öğrenen ve başkasına öğretenler
övülmüşlerdir.
Hiç şüphesiz tebliğ bir eğitim faaliyetidir ve muhatabı insandır. Fakat irâde ve
tercih etme imkânı, maddi ve manevî zaafları, dışardan gelen farklı telkinler ve
muhitin menfî etkisi gibi hususlar insan eğitiminin ve tabii tebliğin önemli
olduğu kadar meşakkatli bir mahiyet taşımasını da beraberinde getirmektedir.
Nitekim pek çok insanın bizzat Peygamberlerin tebliği karşısında bile daha
önceden sahip oldukları örf, adet, düşünce ve özellikle de inançlarından kolayca
vazgeçemedikleri tarihi bir vâkıadır. Kur’an dâveti karşısında putlara
tapanların “Babalarımızın tapmış olduklarını bırakmamız ve bir olan Allah’a
ibadet etmemiz için mi bizim başımıza geldin? ”3 demeleri böyle bir ruh halini
yansıtmaktadır. Gerçekten vahye yöneltilen red ve itirazların temelinde
Peygamberin tebliğ ettiği dinin, batıl da olsa babalardan ve dedelerden görüp
inanılan inançların yerine geçeceği düşüncesi ve korkusu önemli bir yer
tutmaktadır. Kur’an’ın yirmi üç senelik zaman diliminde parça parça indirilmesi,
ilk inen âyetlerde çoğunlukla inanç esasları üzerinde durulması, ahkâm
âyetlerinin daha çok sonraki dönemlere bırakılması ve esnek bir geçişle istikrar
bulması, Hz. Peygambere (s.a.v) zaman zaman tebliğde izleyeceği üslûp ve usûlün
gösterilmesi , önceki peygamberlerin tebliğlerinden örnekler verilmesi gibi
durumlar ilâhi terbiyenin İslâm’ın benimsenmesi için zamanı ve beşerî
özellikleri dikkate aldığını göstermektedir. Bunların hepsi bizzat insan için
gelmiş ‘din’den insanı nefret ettirmemek ve uzaklaştırmamak gerektiğini ortaya
koyar. Nitekim Hz. Aîşe validemizden gelen bir rivayette şöyle denilmektedir :
“Kur’an’dan illk inen âyetler cennet ve cehennem bahsinin geçtiği âyetlerdir. Ta
ki, insanlar İslâma girdiklerinde helâl ve haramla ilgili olanlar inmiştir.
Şâyet Kur’an’dan ilk inen âyet ‘içki içmeyin’ şeklinde olsaydı tabiatıyla
insanlar ‘içkiyi asla bırakmayız’ derlerdi. Yine âyetler daha başta ‘zina
etmeyin’ şeklinde inseydi şüphesiz insanlar ‘zinayı asla bırakmayız’4 derlerdi.
Öte yandan Kur’an’ın ve tabii Peygamberimizin (s.a.v) bütün bu yumuşak ve
tedrîcî yaklaşımlarına rağmen ilâhî davete icâbet etmeyip küfürde ısrarcı olmuş,
hatta canı ve malıyla son nefesine kadar İslâm’ın karşısında durmuş kişilerin
var olduğu düşünülürse tebliğ işinin çetin bir mücadele ve sabır gerektirdiği
daha da iyi anlaşılmaktadır. Peygambere muhalefet aslında tüm peygamberlerin
hayatlarında karşı karşıya kaldıkları bir durumdur ve Kur’an’ın deyişiyle bu
onların sünnetidir.5 Bu değişmez gerçeklik, yukarıda da belirtildiği üzere
insanın imtihanını ve dünyada niçin var olduğunu da anlamlı kılan bir durumdur
ve müslümanın hayatta oldukça ve gücü yettikçe hak için ‘âmil’ olması
gerektiğini ihtiva etmektedir. Kur’an bu noktada peygamberlere tabi olanlara da
âhiret hayatının nimetlerini hatırlatmakta, cennete giden yolun çok rahat
katedilmediğini vurgulamaktadır : “Yoksa sizden öncekilerin halleri sizin
başınıza da gelmedikçe cennete gireceğinizi mi zannettiniz...”6
Şunu belirtmekte fayda var ki, tebliğe kayıtsızlık gösterilmesi, dâvetin
reddedilmesi gibi tepkilerin bir insan olması hasebiyle tebliğ sahibini hiçbir
şekilde etkilememesi düşünülemez. Ancak bu etki harcanan çabanın sonuçsuz
kalmasından değil müslümanın kendisi kadar başkası için de ahiret endişesi
taşımasından ileri gelmektedir. Beşer yönleri olduğundan Peygamberler de zaman
zaman bu ruh halini yaşamışlardır. Peygamberimiz (s.a.v) sevgi ve merhamette
inananlara ne kadar düşkün idiyse7 bütün gayret ve isteklerine rağmen kendisine
inanmayanlar için de o derece derin üzüntü duymaktaydı. İşte Kur’an
Peygamberimizin (s.a.v) bu derin üzüntüsünü şöyle ifade etmektedir; “Herhalde
sen, onlar bu söze inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin.”8 Her
şeye rağmen tebliğ ve da’vet dînî hayatın devamı açısından vazgeçilmez bir
ihtiyaçtır. Fakat bu yolda karşılaşılan olumsuzluklar tebliğ sahibinin azim ve
şevkinin kırılmasına, ümitsizliğe düşmesine asla sebep olmamalıdır. Sözlü ve
fili pek çok engellerin görüldüğü Mekke döneminde inen âyetler bu durumu sıkça
vurgulamaktadır. “Sana ancak ulaştırmak düşer.”9 “Sen onlar üzerine bir vekil,
bekçi değilsin”10 “Sen sevdiğin kişiyi doğru yola getiremezsin fakat Allah
dilediğine hidâyet verir.”11 “ Sağır ve dilsiz olanlara hidayet verecek olan sen
misin? ”12 Tebliğci, insanların hidâyete ermelerinden değil, dini onlara
ulaştırmaktan mes’uldür. Karşılaşılan sıkıntı ve ilgisizlik tebliği bırakmayı
gerektirmemektedir. Nitekim Allah’ın elçisi Yûnus (a.s) kavminin kendisini
ısrarla reddetmesinden artık öfkelenmiş ve kendi tercihiyle terk-i diyâr
etmişken Allah onun bu davranışına razı olmamış ve bu yüzden ayrıca imtihan
etmiştir.13
Kur’an’da gördüğümüz üzere şiddetli muhalefete maruz kalmalarına rağmen -her ne
kadar bunun üzüntüsünü hissetseler de- Allah’ın dinini anlatmaktan
vazgeçmemeleri Peygamberlerin ve bağlılarının ana husûsiyetleridir. Kur’an
insanları dine da’vet ettiği için yalanlanan, tehdid edilen, taşlanan, yurdundan
çıkarılan hatta öldürülen peygamberlerden bahsetmektedir.14 Peygamberlerin ve
inananlarının sabır ve mücadelelerinin sıkça Kur’an’da yer alması, hatta
tekrarlanması türlü kısıtlama ve tecridle geçen Mekke dönemindeki müslümanlara
yönelik birer tesellî olduğu kadar onları tebliğ ve da’vette sebâta ve
devamlılığa teşvik etmektedir. Ayrıca içinde bulunduğu toplumun bütünü
tarafından hüsnü kabul görmüş bir peygamber bulunmamaktadır. Bugünkü ortalama
hayat süresinden çok daha fazla ömrü olmuş ve kavmi içinde dokuz yüz elli sene
bulunmuş Nûh (a.s)’a pek az kişi inanmıştır.15 Lût (a.s) yanındaki üç beş
mü’miniyle şehri terk ederken karısı helâk olanların içinde kalmıştır.16 Ebû
Leheb, Ebû Cehil gibi inkârcılar aslında dini anlatan sıradan bir mümini değil
vahyi bizzat alan Peygamberi yalanlıyorlardı. Bütün bunlardan anladığımıza göre
sabırla İslâmla buluşacak insanı aramak üzerimize düşen bir borç, bir peygamber
mîrasıdır. Bir kişinin imanına vesile olmak bizim için dünyanın içindeki en
kıymetli şeylerden daha değerlidir.17 Tâif’te taşlanmasına rağmen ‘Allahım! Sen
bana gazaplı değilsen ben onlara aldırmam!...’18 demesi Peygamberimizin (s.a.v)
bir kişi için bile olsa hidâyet beklentisi ve ümidiyle taşıdığı derin
hassasiyeti ve sorumluluğu ifade etmektedir. Doğrusu tebliğ edilen âmâ bir kişi
de olsa “Ne bilirsin belki, öğüt alacaktı…”19 meâlindeki âyet bu tavrı telkin
etmektedir. Bu durumda bilmeliyiz ki, tebliğin kendisi kadar, tebliğde takip
edilen metânet, letâfet ve merhamet Allah elçilerinin yoludur. Nitekim âyette
“Şâyet sen katı kalpli olsaydın etrafından dağılır giderlerdi’20 buyurulmaktadır.
Câhiliyye adetleri ve şirk kültürüyle yetişmiş bir toplumun içinden İslâmın ve
îmanın zirve şahsiyetlerinin yetişmesinin bir hayal mahsûlü olmadığ, tarihî
tecrübeyle sâbittir. Bugün okuyup durduğumuz Allah kelâmıyla buluşmamız da başta
Allah Resûlü’nün (s.a.v) ve cihana açılmış nice nümûne şahsiyetlerin tebliğ
uğruna ortaya koydukları fedâkârlıkların bir sonucudur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) yirmi üç sene tebliğ ve irşatta bulunmasına rağmen
Vedâ Hutbesinde risâletini tebliğ ettiğine dair dinleyenlerden tasdik alarak
“Burada hazır bulunanlar, bulunmayanlara sözlerimi tebliğ etsinler.”
buyurmuştur.21 Söz konusu ifade ‘tebliğ’in Peygamberimizin bir vasıyyeti
olduğunu göstermekte ve müslümana insana ulaşma sorumluluğunu bir kez daha
hatırlatmaktadır. Son din İslâmın bağlıları olarak emâneti tevdi edecek
gönülleri bulmayı üzerimize bir borç bilmek durumundayız. İslâmın hedefi bütün
insanlığa ulaşmaktır. Yer yüzünde tek bir müslüman bile kalsa bütün insanlığın
İslâm olma ümidi ve imkânı tükenmiş değildir. Şüphesiz İslâm öz itibarıyla ilk
insanla beraber var olduğuna göre davanın kişileri hatta Peygamberleri aşan bir
yönü de bulunmaktadır. Allah elbette nûrunu tamamlayacaktır. Önemli olan bir
müslüman olarak İslâmı öğrenme ve öğretme duyarlılığına sahip olmamız, insanlık
üzerine doğan nûru ilâhinin bir hüzmesi olabilmemizdir. Her müslüman Allah’ın
rahmetini ümit ederek kendi kadriyle ve kâbiliyetiyle bu faaliyete katılacaktır.
Şâirin şu ifadeleri bu gerçeği ne güzel anlatmaktadır;
“Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylân, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın! ”22
Âkıbet şüphesiz Allah’ın’dır.
Dipnotlar: 1) Nûr,3/113; Tevbe,9/71. 2) Asr,103/1-4. 3) A’raf,7/70. 4) Buhârî,
185/6. 5) İsrâ, 17/77. 6) Bakara, 2/214. 7) Tevbe, 9/128. 8) Kehf, 18/6. 9) Âl-i
İmrân, 3/20. 10) En’am, 6/107. 11) Kasas, 28/56. 12) Zuhruf, 43/40. 13) Enbiyâ,
23/87,88. 14) Bkz.Âl-i İmrân, 3/183; Yâsîn, 36/18; Şu’arâ, 26/162; Bakara, 2/91.
15) Ankebût, 29/14. 16) A’râf, 7/83. 17) Buhârî, Ashâbunnebî, 9. 18) İ.Hişâm,
Sîret, II, 47,1995, Beyrut. 19) Abese, 80/4. 20) Âl-i İmrân, 3/159. 21) Ali
Himmet Berkî, Osman Keskioğlu, Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara 1971, s.374. 22)
Necip Fazıl Kısakürek,Çile, ‘Utansın’. |