Günümüz dünyasında, ihtisaslaşmanın hızla yayıldığı ve “ihtisâsa hürmet esastır”
anlayışının saygınlık ve değer kazandığı görülür. Tıp, diş hekimliği, mimarlık
gibi uzmanlık alanları nasıl bir eğitim ve tecrübe dönemi istiyorsa, dinî
ilimler/ilahiyat tahsili de uzun vadeli bir çalışma disiplini ve ciddî bir
altyapıya ihtiyaç duyar.
Nasıl, “Tıp bilgisi (ehliyet ve liyâkati, tecrübe ve ihtisâsı) olmadığı halde
tabipliğe soyunan kimse, hastanın ölümünden sorumludur”1 hadis-i şerifinin
öğrettiği üzere yarım doktor candan ediyorsa, “Allah kullarından ilmi birden
söküp almaz. Lâkin âlimleri kabzetmek suretiyle ilmi alır. Nihayet hiçbir âlim
bırakmadığı zaman, insanlar câhil başlar/başkanlar edinirler. Onlara suâller
sorulur da bilgisizce fetvâ verirler. Böylece hem saparlar hem saptırırlar!”2
hadis-i şerifinin öğrettiği üzere yarım hoca da dinden-imandan edebilir. Tabii,
“Yarım hukukçu haktan eder” gibi muhtelif ilim ve sanat dalları için benzer
tesbitlerde bulunmak mümkündür. Ne var ki, din ve iman gibi insanı dengede tutan
ve hayatı anlamlı kılan bir başka temel değer yoktur. Şüphesiz, sağlıklı bir din
anlayışının oluşması, din öğretimi ve eğitiminin ciddiye alınmasına bağlıdır.
Ayrıca dinin, kendine has dili, terminolojisi, usûlü, tarihi ve literatürü
olduğu gerçeği ısrarla vurgulanmalıdır. Bu itibarla, dinî meselelerde ehliyet ve
liyâkatten mahrum, ilim ve ciddiyetten uzak, üstünkörü araştırıp çok konuşmayı
ve çok yazmayı marifet zannedenler karşısında, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi
resmî veya özel kurumlar ve gönüllü kuruluşlar gerekli tedbirleri almak
suretiyle rehberlik yapmalıdırlar.
Meşhur sahâbî Abdullah b. Mes’ûd’un (r.a) şu serzenişi hayli anlamlıdır:
“Kendisine sordukları her konuda insanlara fetva veren kimsenin aklî dengesi
bozuktur!”3. Onun, muhataplarına yaptığı şu konuşma da aynı noktayı vurgulaması
bakımından câlib-i dikkattir: “Sahâbe, iç dünyaları itibariyle ümmetin en nezihi
idi. İlim yönünden onlar ümmetin en derin ve insanların en külfetsiz olanları
idi. Siz âlimleri çok, hatipleri (lâfazanları) az olan bir devirde yaşıyorsunuz.
Sizden sonra âlimleri az fakat hatipleri (nutuk çekenleri) çok olan bir zaman
gelecektir. Kimin ilmi çok, konuşması da az olursa o övgüye layıktır. İlmi az
iken çok konuşan kimse ise yergiye layıktır”.
İlim ve siyaset adamı Ömer b. Abdülazîz’in (v. 101/719) şu uyarısı, bilhassa
ihtilaflı olan dinî bir konunun henüz mutfakta pişirilmeden/olgunlaştırılmadan
kamu önünde konuşulmasının/tartışılmasının tehlikeli bir gidişat olduğunu
öğretmesi bakımından önemlidir: “Avam insanların önünde dinî bir mesele hakkında
fısıldaşan ve konuşan bir topluluk gördüğünde, bilesin ki onlar, bir dalâlet
peşindedirler!”4.
İmam Ca’fer es-Sâdık’ın (v. 148/765) şu uyarısı da hayli düşündürücüdür:
“Allah’ın dini hakkında ince anlayış ve derin bilgi sahibi olun, (ilim ve
medeniyetten uzak) bedeviler gibi olmayın. Zira Allah’ın dini hakkında ince
anlayış ve derin bilgi sahibi olmayan kimseye, kıyâmet günü Allah rahmet
nazarıyla bakmaz ve onun hiçbir amelini temize çıkarmaz”5.
Araştırma ve ihtisas sâhası dışına çıkarak konuşan veya yazan bir çok kimsenin
oldukça gülünç duruma düştükleri bilinir. Hayretâmiz bir üslupla, “Adam,
ihtisâsı dışına çıkıp konuştuğu zaman işte böyle acâip-garâip şeyler söyler!”6
diyen meşhur âlim İbn Hacer el-Askalânî (v. 852/1448) bu noktaya işaret eder.
“Ulemânın taşlaşması karşısında uzun yıllardan beri dinle ilgili konularda
herkes kendini söz sahibi görmeye başlamış, belki buna mecbur olmuş bulunuyor. O
kadar ki, Türkiye’de eski yazı bilen kimseler bile kendilerini İslâmiyet
üzerinde selâhiyetli görmeğe başlamış, üstelik yeni nesiller onların gerçekten
birer din mütehassısı olduğu fikrine kapılmıştı. Ulemâ sınıfının saygıdeğer bir
sosyal grup olarak aramızdan çekilmesinden bu yana sâdece eli kalem tutan değil,
ayağı iktidarda olan politikacılar da birer din reformcusu veya müctehid
hüviyetinde ortaya çıkmaya tereddüt etmediler”7 şeklindeki tesbit de bu hususun
altını çizer.
“Benim hedefim” diyor Mısırlı âlim Muhammed Gazzâlî (v. 1996), “Ârız olan her
türlü şâibeden sünneti ayıklamak ve İslâm kültür mirasını, haklarında şöyle
söylenen insan tiplerinden himaye etmektir: “Onlar, cumartesi günü ilim
talebinde bulunurlar, pazar günü onu tedris ederler, pazartesi günü de o ilmin
hocaları olarak çalışırlar. Salı günü ise artık büyük müctehid imamlara dil
uzatarak ‘biz de ricâl, onlar da ricâl’derler!”8
Onun bu tesbiti, Mısır’a hicret zorunda bırakılan Mehmed Âkif Ersoy’u (v. 1936)
hatırlatır:
“İşin racülleri kimlerse çıksın orta yere;
Ne var, ne yok, bilelim, hiç değilse, bir kere.
Sabahleyin mütefelsif, ikindi üstü fakîh;
Sular karardı mı pek yosma bir edîb-i nezîh;
Yarın müverrih; öbür gün siyâsetin kurdu;
Bakarsın: ertesi gün ictihâda pey vurdu!...
Hulâsa bukalemun fıtratında züppelerin
Elinde maskara olduk… deyin de hükmü verin!”9
Kabul edilmelidir ki, haddini bilmek ve kendini tanımak, bir kemâl ve fazilet
işareti sayılır. Hz. Ali’ye nisbet edilen bir hikmet olan “Kendini tanıyan/bilen
mutlaka Rabbini tanır/bilir” fehvâsınca, haddini bilen ve kendini tanıyan
insanın kendini ve Rabbini tanıması, haddini bilmeyen ve kendini tanımayan
insanın da Rabbini tanımak gibi bir haz ve nimetten mahrum kalması mukadderdir.
Bir yerde, insanın doğru ilişkiler ve davranış biçimleri içinde bulunması demek
olan haddini bilmek, hem zihnî-teorik, hem de ahlâkî-pratik bir tavır ve
davranıştır. Geçersiz ve temelsiz mazeretler ileri sürerek kendini kamufle etmek
nasıl bir aşırılık (tefrit) ise, haddini aşarak büyük iddialarda bulunmak da bir
aşırılık (ifrat) tır. “Her şeyi en iyi ve en doğru şekilde ben
bilirim/düşünürüm/yaparım” iddiası, “hevâ ve hevesini tanrı edinen”10
anlayıştan, bencillik ve egonun isteklerinden kaynaklanır. Haddini bilen insan
kibirden uzak durarak mütevazı bir üslup takip eder. Tabii bu üslup, vasat ve
şartların gerektirmesi halinde, onun meydan okuyarak konuşup yazmasına engel
olmaz, olmamalıdır.
Mesela günümüzde, kadının örtünmesi gibi bir meselede her kesimden insanın
kendinde konuşma cüreti bulduğu ve kendi zâviyesinden bakarak konuyu tartıştığı
görülür. Gerçi bu tartışmanın yeni olmadığı, bilhassa Tanzimat’tan bu yana şu
veya bu şekilde konunun gündeme getirildiği bilinir. Nitekim İzmirli İsmail
Hakkı (v. 1946), “Tesettür Meselesinin Turuk-ı Halli” başlıklı yazısında
yaşadığı döneme ait bilgiler verir. Tesettür konusunun dayandığı delillerin
Kur’an ve Sünnet olduğunu ifade eden İzmirli İsmail Hakkı şöyle der: “Emir bi’l-ma’rûf
ve nehiy ani’l-münker menolunmadıkça, ilm-i şerîat erbâbı bulundukça, onlar
sâkit ani’l-hakk olmadıkça kadınlar ile tatlı tatlı sohbet edilemez”11
Son derece nazik ve zarif bir şahsiyet olmasına rağmen, dinî konularda sorumsuz
kimselere karşı zaman zaman sertleştiği nakledilen12 rahmetli İzmirli,
karşılaştığı tuhaf yorumlar ve haddi aşan garip iddialar karşısında bir emânet-i
ilmiyye gereği yukarıdaki hatırlatmayı yapmış olmalıdır.
İzmirli İsmail Hakkı’nın açıkladığı üzere kadının örtünmesi, salt örf ve âdete
dayanan bir uygulama değil, dinin vazgeçilmez hüküm ve talimâtından, yani
zarûrât-ı dîniyyeden biridir. Başörtüsü, politik veya ideolojik bir simge değil,
dinî (temeli ve meşrûiyeti dine dayanan) bir şiâr ve tezâhürdür. İslâm âlimleri,
Kur’an, sünnet, icmâ ve fiili tatbikatla sâbit olan örtünme hükmünü hafife
alarak ve onu alay konusu yaparak reddetmenin, iman dairesinden çıkaran bir
isyan hareketi ve küfür davranışı olduğunu belirtirler. Fakat, “Allah beni
affetsin, dinin bu hükmünü yaşamakta zorlanıyorum ve hayata geçiremiyorum!”
diyerek örtünmeyi ihmal etmek ise büyük bir günah olarak kabul edilir.
“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) esirgesinler, namus ve
iffetlerini korusunlar! Açıkta kalan/kendiliğinden görünen kısmı müstesna olmak
üzere, zînetlerini göstermesinler...”13 âyetinde geçen “Açıkta
kalan/kendiliğinden görünen kısmı müstesnâ” tabiri, hemen bütün ulemâ tarafından
yüz ve eller şeklinde anlaşılmış; yüz ve ellerin örtülmesi gerekli (avret)
uzuvlar olmadığı ifade edilmiştir. Kur’an ve hadis metinlerinden çıkan ortak
neticeye göre örtünme, iffeti koruyan, korunmaya vesile olan ve Rahmân’a
yaklaştıran bir izzet ve fazilettir. Müstehcenlik, açık-saçıklık ve çıplaklık
ise, şeytânî bir vesvese ve fitneye düşüren bir zillet ve rezalettir.
Bu itibarla, günümüz şartlarında üniversitelerde veya resmî dairelerde serbest
bırakıldığı takdirde, başörtüsünün kamu düzenini bozacağı, bir siyasal simge ve
bir tehdit olacağı, dindar-dinsiz ayırımcılığına imkan vererek farklı dinî
kanaat ve inanışları olan öğrenciler veya vatandaşlar arasında çatışma
doğurabileceği iddiasını kabul etmek mümkün değildir.
Toplumun huzur ve sükûnu, insan hak ve hürriyetlerine, dinin hüküm ve
hikmetlerine saygı gösteren, “Eğer bilmiyorsanız ilim (zikir ve fikir) erbâbına
sorun”14 âyeti gereğince bilmediğini bir bilene sorarak kendini yenileyen ve ne
olduğunun farkında olan insanların varlığına bağlıdır.
Dipnotlar: 1) Ebû Dâvud, Diyât, 25; Nesâî, Kasâme, 41; İbn Mâce, Tıb, 16. 2)
Buhârî, İlim, 34, İ’tisâm, 7; Müslim, İlim, 13-14; Tirmizî, İlim, 5; Ahmed b.
Hanbel, Müsned, II, 162, 203. 3) Ebû Yusuf, Kitâbu’l-âsâr, s. 200. 4) İbnü’l-Cevzî,
Telbîsü İblîs, s. 115. 5) Küleynî, Usûlü’l-Kâfî, I, 80. 6) İbn Hacer, Fethu’l-Bârî,
III, 683. 7) Erol Güngör, İslâmın Bugünkü Meseleleri, İstanbul 1991, s. 239-240.
8) s. 6-9, 13-15. 9) Mehmed Âkif, Sebîlürreşâd, aded: 291, 13 cumâdalevvel 1332,
s. 77; Safahât, İstanbul 1975, s. 278. 10) Câsiye 45/23. 11) İzmirli,
Sebîlürreşâd, aded: 291, 13 cumâdalevvel 1332, s. 80. Burada yabancı (nâmahrem)
kadınlarla zarûret hârici konuşmanın/eğlenmenin kasdedildiği açıktır. 12) Bkz.
Ali Birinci, “İzmirli, İsmail Hakkı”, DİA, XXIII, 531. 13) Nur 24/31. 14) Nahl
16/43. |