Kalbin Sesi - Konu ve Notlar
|
Allah Yolunda Olana... |
Hadîs-i şerîfte varîd
olmuştur ki:
“Cenâb-ı Allah, kıyâmet gününde mahlûkatı topladığında bir münâdî şöyle
seslenir:
- Karşılıksız iyilik yapanlar nerede?
İnsanlardan bir cemâat kalkar, süratle cennete doğru yürür ve melekler onlara
yetişip şöyle derler:
- Biz sizin süratle cennete koştuğunuzu görüyoruz, siz kimsiniz? Onlar da derler
ki:
- Karşılıksız iyilik yapanlarız. Melekler tekrar:
- Sizin karşılıksız iyi davranışlarınız nelerdir, diye sorarlar. Onlar da:
- Biz zulme uğradığımızda sabrettik, bize bir kötülüğü dokunanı afvettik,
derler. Onlara:
- Giriniz cennete, denilir.
Sonra bir münâdî daha:
- Sabır ehli nerede, der. Ve yine bir cemaat kalkar, süratle cennete doğru
yürürler. Melekler onlara da yetişir ve:
- Sizin süratle cennete gittiğinizi görüyoruz. Siz kimsiniz, diye sorarlar.
Onlar da:
- Biz, ehl-i sabırız,derler. Melekler tekrar:
- Sizin sabrınız neye karşıdır, derler. Onlar da:
- Biz Allah’a tâat hususunda sabrederiz, yine biz Allah’a isyandan kaçınmada
sabırlıyız. Onlara denilir ki:
- Girin cennete!
Böyle hareket edenlere ne mutlu!..
Hakk teâlânın emirlerine sarılmak ve yasaklarından kaçınmaktan başka çare
olmadığı gibi halkın hukûkuna riâyet göstermek ve onlara ünsiyet etmekten başka
çıkış yolu da yoktur. Nitekim “Allah’a tâzim ve ibâdet, mahlûkata şefkat ve
merhamet...” kâidesi bu hukûkun edâsını beyân eder.
Bu iki emrin yalnız
biriyle yetinmek kusûrdur. Zîra bütünün bir parçası ile yetinmek kemal halinden
uzaklıktır. Halkın ezâsına tahammül zarûrî olduğu gibi onlarla iyi geçinmek de
vâciptir.
Allah yolunda olana lâzım olan devamlı sûrette fakr ve zillet duygusuyla
mütevâziâne tazarrû ve ilticâyla kulluk vazîfelerini edâ, şer’î hudutları
muhâfaza, sünnet-i seniyyeye tâbi olmak, hayır yolunda niyetlerini sâlim kılmak,
zâhir ve bâtınını mâmur etmek, kendi ayıplarını görmek, Cenâb-ı Hakk’ın
intikamından korkmak, kendi hasenâtı çok olsa bile az, seyyiâtı az ise de çok
addetmek, şöhret âfetinden korkmak ve ürkmektir.
Kişi işlerine ve işlerindeki niyete -sabah aydınlığı gibi zâhir ve âşikâr olsa
bile- ihtimam göstermeli ve iyi hallerine de asla güvenmemelidir. “Sadece din
hizmetindeyim, şeriata teşvik ediyorum, halkı Hakk’a dâvet ediyorum.” diye bu
amellerine îtimad edip de kendi halini iyi ve hoş görmemelidir. Bu gibi haller
ve fevkalâde durumlar zaman zaman kâfir ve fâcirden de zuhûr edebilir. Nitekim
Peygamberimiz -sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem-:
“Allah bu dîni fâcir bir adamla da teyid eder.” buyurmuşlardır. Bu duruma göre
nefs terbiyesiyle meşgul olan mürîd, onu arslan gibi bilmeli ve ondan zuhûr
edebilecek her türlü istidrâca hazır olmalıdır. Çünkü bu neviden istidraçlar
mürîdin ayağını kaydırabilir.
Kalbe ârız olan zulmet ve kederin izâlesi tevbe, istiğfâr, nedâmet ve ilticâ ile
mümkün olur. Dünya sevgisi sebebiyle kalbe düşen zulmet ve kederin izâlesi ise
pek zordur. Nitekim Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
“Dünya sevgisi her günâh ve hatânın başıdır.” (Keşfü’l-Hafâ, I, 413)
buyurmuştur. Allah teâlâ cümlemizi dünya ve dünya ehline muhabbetten ve onlarla
münâsebet ve ihtilattan kurtarsın. Zîra dünyayı ve ehlini sevmek öldürücü bir
zehir, helâke götüren bir hastalık, büyük belâ ve korkulu bir derttir. (İmam
Rabbanî Mektûbat, I, 135)
Allah Teâlâ buyuruyor ki:
“Kâfirlerin müslümanları irtidâda icbar etmelerinin sebebi onların dünya
hayâtını âhiret üzerine tercih etmeleridir. Allah teâlâ kâfir olan kavmi
hidâyette kılmaz.” (Nahl sûresi, 107)
Kâfirlerin, bekâsı olmayan ve zevâle mâruz olan dünya hayâtını, muhabbetleri
sebebiyle âhiret üzerine tercih ederek hevâ-yı nefsaniyyelerine tâbî olmaları,
kendilerinin küfür üzerinde ısrarlarına ve başkalarını da küfre icbar etmelerine
sebeb olmuştur. Binaenaleyh bu sûretle kâfirlerin irâdelerini küfre sarf
etmeleri sebebiyle Allah teâlâ onları tarîk-ı necâta ulaştırmaz ve hidâyet
etmez.
--------------------------------------------------------------------------------
(Mahmud Sâmi Ramazanoğlu, Musâhabe-6 s. 44-50)
İstidrâc: Fâsık veya kâfir olduğu belli bir şahsın gösterdiği isteğe uygun
harika, halkı hayrette bırakan hârikulâde
|
|
Mahmud Sâmi Ramazanoğlu |
|