Ana Sayfa

Geri
Kalbin Sesi - Konu ve Notlar
Rahmet Peygamberinin Şefkat Kucağına Sığınmak

Hz. Peygamber (s.a.) müminlere karşı raûf ve rahîmdir. Şefkat ve merhametin zirvesindedir yani. Tüm insanlığa karşı derin bir mesuliyet duygusu taşıyan, insanların hidayetini yürekten arzu eden Allah Rasûlü; müminlere daha çok düşkündür. Onlar için daha bir titizlenir. Şefkatli bir anne gibi titrer üzerlerine. Dünya ve ahirette mihnet ve zorluklarla karşılaşmasınlar, incinmesinler ister.(Tevbe 9/128) Bu, Allah Rasûlü (s.a)’nün mübarek dilinden “Ben Rahmet Peygamberiyim” şeklinde dökülür. O, bütün her şeyiyle rahmeti kuşanmış gibidir. Bütün davranışlarında hücre hücre rahmet vardır. Bütün öğrettikleri rahmete dönüktür. Daveti, irşadı.. Sevgisi, iltifatı.. Bazen hiddetlenmesi, uyarması..

Ben Rahmet Peygamberiyim” hadisine devam ederek, “Ben Savaş Peygamberiyim” diye de buyurur. (İbn Hanbel, Müsned, IV, 395) Şüphesiz onun savaşı da rahmete dönüktür. İslam’ın bütün insanların gündemine girmesine yöneliktir. Hedef, İslam’ın insanla buluşmasıdır. Elbette bunun önündeki engeller de kaldırılacaktır. İnsanlara Allah’ın kendilerine indirdiği mesaj ulaştırılacak, onun Rasûlünün eşsiz rahmet kişiliği görülecektir. O’nun bütün çabası Allah Teâlâ’nın “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya 21/107) buyruğunun tahakkuk etmesi amaçlıdır.

Evet, onun her davranışı olduğu gibi savaşı da rahmetinin tezahürü içindir… Hz. Peygamber’in Mustalık oğulları üzerine yaptığı seferde, kısa sürede zafer kazanıldı. Allah’ın helal kıldığı pek çok ganimet ve esir ele geçirildi. Esirler arasında kabile reisi Haris’in kızı da vardı. Cüveyriye Allah Rasulüne sığınmaya karar verdi. Onun yanına girdi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü, ben Haris’in kızıyım. Başıma gelenleri biliyorsunuz. Fidyem konusunda senin yardımını istemeye geldim.” dedi. Hz. Peygamber(s.a.) “Bundan daha iyisini ister misin?”dedi. O da: “Bundan daha iyisi nedir?” diye sordu.“Senin fidyeni ben ödeyeyim, sen de benimle evlen” buyurdu.

Cüveyriye bu teklifi sevinçle kabul etti. Sonra babası da geldi. Beraber Müslüman oldular. Efendimiz (s.a) onu babasından istedi. Babası bu teklifi kabul etti. Bunu duyan Müslümanlar, biz peygamberin akrabalarını nasıl esir olarak tutarız, diyerek hepsini serbest bıraktılar. Müslümanların bu güzel davranışları karşısında bütün kabile mensupları Müslüman oldular. Cüveyriye (r.a) Rahmet Peygamberine sığınmakla hem tüm halkının kurtuluşuna vesile oldu, hem de “müminlerin annesi” olmak gibi yüce bir şerefe nâil oldu.

İnsan, “En Kâmil İnsan”la (s.a) buluşmalıdır. Onun rahmet ikliminden hissedâr olmalı, rahmet bakışlarında yıkanmalıdır. Işık saçan o güneşle aydınlanmalıdır karanlık hücreleri. (Ahzâb, 33/44) O en mükemmel örnekten güzellikler taşımalıdır benliğine, kişiliğine. Hangi çağda, yeryüzünün hangi köşesinde yaşarsa yaşasın, ona iman etmenin huzurunu tatmalıdır. Ona duyduğu hasretle yaşamalıdır, O’na kavuşma arzusuyla…

Nitekim daha hayatta iken Allah Rasûlüne (s.a) derûni muhabbetler besleyen, nice gönül erleri çıkmış. Şüphesiz onlar onun rahmet kişiliğini görmüşler, gönül ikliminde soluk alıp vermişler. Kimi engin tevazûuna hayran olmuş, kimi cömertliğine, kimi sonsuz affediciliğine, kimi babacanlığına… Onunla muâmelesi olan herkes birçok, hatta sayısız güzelliğine meftun olmuşlar.

Zeyd İbn Hârise (r.a) onlardan biri mesela. Küçük yaşlarda tanışma imkânı bulmuş Muhammedü’l Emin’le(s.a). Köle diye satılmış Mekke panayırında. Ama hiç köle muamelesi görmemiş Ondan. Bir baba olmuş Zeyd’e. Müşfik ve merhametli bir baba… Yediğinden yedirmiş, giydiğinden giydirmiş. Zeyd’in çocuk yüreği, büyük bir sevgiyle dolmuş ona karşı. Gün gelmiş babasıyla amcası çıkagelmişler. Onu bulduklarına ne çok sevinmişler. Merhametli Muhammed (s.a) tercihi ona bırakmış: “İster babanlarla gider, ister bizimle kalırsın.” Ama Zeyd, çoktan kararını vermiştir. O, hiç kimsede böyle bir yumuşaklık ve şefkat görmemiştir zira. Bu sebeple O’nun şefkat kucağına sığınmıştır. Ve bu tercihi Zeyd’i asırlar içinde yaşayan bir kişilik haline getirmiştir.

Ka’b İbn Züheyr de Allah Rasûlünün şefkat kucağına sığınanlardan. Mekke’deki güçlü şairlerden biriydi o. Rasûlüllahı hicveden şiirleriyle tanınırdı. Mekke’nin fethi sonrası affedilmeyecekler arasında onun ismi de vardı. Bunu bildiği için fetih günü Mekke’den kaçtı. Kaçtı ancak sığınacak güvenli bir yer bulamadı. Günler sonra gelen haberler umut vericiydi. Rahmet Peygamberi umumi af ilan etmiş, herkesi bağışlamıştı. Hatta aynı listede adı olanlardan İkrime, Süheyl, Safvan gibileri bile bağışladığını öğrendi. Bu affedici tutumu karşısında Muhammed (s.a)’e karşı ne kadar büyük bir haksızlık yaptığının farkına vardı Ka’b. İçi Ondan af dileme arzusuyla doldu. Hasretle yandı yüreği. Bir kaside yazdı bu yangınla. Hz. Peygamber (s.a.)’i medheden, ondan af dileyen uzun bir kaside. Çok geçmeden Onun bulunduğu bir meclise tereddüt ve kararsızlıkla vardı. Gizli gizli oturdu bir kenara. Bir fırsatını bulup okumaya başladı yazdıklarını. Hz. Peygamber (s.a.) ve beraberindekiler susup dinlediler.

…“Ey Ebû Selmaoğlu” diyorlar “Yandın,

Sen kendini ölmüş bil ümit yok niyazında”

Kimlere başvurduysam eğer, sırt çevirdi bana

Güvendiğim dostların çare yok vaazında

Ben de dedim ki: “Beni bırakın ürpereyim

Rahman olan Allah’ın rahmet ihtizazında

Giderim yalvarırım şanlı Rasûlüllah’a

Merhamet dalgalanır onun kalbinin nur havuzunda”

Dediler ki: “Peygamber idam ettirir seni”

d234s018r1.jpg

Dedim: “ Adalet parlar o Hakk’ın yıldızında”

Ve geldim huzuruna özür dileyerek

İşte boynum İslam’ın adil muhafızında

Sana Kur’an’ı veren Allah için yarlığa

Ki ne hikmetler çiçek açar onun lafzında…

Şiir bittiğinde okuyanın kim olduğunu anlayan Fahr-ı Kâinat Efendimiz (s.a), üzerindeki bürdesini çıkarıp onun üzerine attı. Bu davranışıyla hem onu affettiğini, hem de şiire verdiği değeri îma buyurdu. İşte Ka’b da affedilmişti. Artık şiirini Allah ve Rasulü için yazacaktı o. Okuduğu şiir Kaside-i Bürde diye anılarak yüzlerce yıl okunacaktı.

Peygamber Efendimiz(s.a)’in kendi zamanıyla sınırlı değildir elbette bu sığınışlar. O, tüm yeryüzünün, bütün zamanların peygamberi olduğuna göre; ona tâbi olan, ona sığınmak, onda teselli bulmak isteyen daha niceleri çıkacaktı. Dünya döndükçe onun kapısını çalacak, onun nur ikliminde ruhunun dalgalanmalarını dindirenler olacaktı. Şu ya da bu zamanda, dünyanın şu ya da bu bölgesinde…

Ayeti kerimede: “Biz bir peygamberi ancak kendisine uyulsun diye göndeririz. Şayet onlar günah işledikleri zaman sana gelselerdi, Allah’tan bağışlanma dileselerdi, Peygamber (olarak sen) de onlar için bağışlanma dileseydi(n) elbette Allah’ı, tevbeleri kabul eden ve çok merhametli bulurlardı.” (Nisa 4/64) buyurulur. Rabbin günahları bağışlaması için Peygamberi vesile kılmak… Sonraki Müslümanlar, bundan elbette mahrum bırakılmayacaklardı.

İbn Kesir bu ayetin tefsirinde şu meşhur hadiseyi nakleder: “Utbi anlatır: ‘Hz. Peygamber (s.a.)’in kabrinin yanı başında oturuyordum. Derken bir bedevi geldi: ‘Selâm sana ey Allah’ın Rasûlü! Allah’ın, kitabında şöyle buyurduğunu işittim’ diyerek bu ayeti okudu. Sonra ‘Ben sana, günahlarım için bağışlanma dilemen ve Rabbimin nezdinde bana şefaatçi olman için geldim.’ dedi. Ve içli içli şu şiiri okudu:

Ey toprağa medfûn olanların en hayırlısı, en kıymetlisi

Bu hoş yerin râyihasından dağı taşı bir güzel koku sardı

Şu cânım fedadır sâkini olduğun kabre

Sende iffet vardı, sende cömertlik şân şeref vardı.

Bedevi sonra oradan ayrıldı. Ben de oracıkta uykuya daldım. Rüyamda Hz. Peygamber (s.a.)’i gördüm. ‘Ey Utbi!’ diye seslendi bana, ‘Bedeviye yetiş ve Allah’ın onu bağışladığını müjdele!” (Muhtasaru Tefsîri İbn-i Kesir, I, 410)

Merhum Mehmed Akif de “Necid Çöllerinden Medine’ye” isimli şiirinde buna benzer bir hikâye anlatır. O da Ravza-i Mutahhara’da dua ederken böyle bir olay yaşar. Sûdanlı bir Peygamber aşığı “Ya Rasulellah!” diyerek süzülür içeriye. Bu tatlı nidâsı âdeta ufuklarda yükselir, fezalarda çınlar. Sevgili Peygamberinin huzurunda durur, kendinden geçmiş bir hâlde kabrin etrafını çevreleyen demir kuşaklara sarılır. Şâirimiz hadiseyi şöyle tasvir eder:

Diyordu inleyerek: “-Ya Nebî, şu hâlime bak!

Nasıl ki bağrı yanar gün kızınca sahrânın

d234s018r2.jpg

Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın

Harîm-i Pâkine can atmak istedim durdum

Gerildi karşıma yıllarca ailem yurdum

“Tahammül et!” dediler, hangi bir zamana kadar

Ne bitmez olsa tahammül onun da bir sonu var…

Demir nikabını kaldır mezar-ı pâkinden

Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden

Nedir o meşale? Nurun mu? Ya Rasûlellah!...”

Sükun içinde bir an geçti, sonra kısa bir ah!…

Ne gördüm, oh! Serilmiş zemine Sûdanlı

Başında ağlayarak bir zavallı Seylanlı

Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini…

Evet, o bağrı yanık güzel insan orada, Peygamber-i zîşânın huzurunda ruhunu teslim eder. Nahif vücudu Peygamber nurunun ağır yükünü taşıyamaz. Yüreği bu ayrılığa daha fazla dayanamaz. Artık ayrılık acısı bitmiş, yıllardır hasretini çektiği yâr-ı güzîne kavuşmuştur o. Ve ona komşu olmuş, Cennetü’l Baki’a defnedilmiştir.

Peygamber (s.a)’in manevi varlığıyla bütünleşmek, ona olan muhabbeti derunileştirmek… Sünnetine uymak, güzel ahlakını özümsemek… Onun gönül çağlayanından nasiplenmek, rahmetinde yıkanmak, şefkat kucağına sığınmak ve şefaatini ummak… Bütün bunlar ona ümmet olmanın olmazsa olmazları değil midir?


Dipnotlar: 1) Çevr. Gökhan Evliyaoğlu. Tamamına bkz. Kâinatın Efendisine Na’t Antolojisi, Ali Budak, Ali Belbağı. 2) Şiirin tamamı için bkz. M. Akif Ersoy, Safahat, Hzr. M. Ertuğrul Düzdağ, s.312.

Mesut Kaya

 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın