Ana Sayfa

Geri
Kalbin Sesi - Konu ve Notlar
Müslüman ve Kâinat

Müslüman’ kelimesi, Arapça’da ‘Esleme (Teslim oldu)’ fiilinin ism-i faili (öznesi) olan ‘Müslim’ (Teslim olan şahıs, teslim olan kimse)’ kelimesiyle eş anlamlıdır. Buna göre ‘Müslüman’ Allah’ın emir ve yasaklarına boyun eğip itaat eden kimse demektir.

Çok enterasandır ki, Âl-i İmran suresinin 83. ayet-i kerimesinde yüce Rabbimiz, göklerde ve yerde bulunan her şeye de aynı ismi vermektedir:

– Yoksa onlar (ehl-i kitap), göklerde ve yerde bulunan her şey, O’na (Allah’a) teslim olduğu halde, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar!..

Müslüman ile kainatta bulunan her şey arasında bir isim benzerliği vardır. Her ikisi de müslümandır. Böylece aralarında müthiş bir ahenk, uyum ve gaye birliği oluşur. Heri kikisi de Allah’ın kudretine, iradesine ve otoritesine teslim olmuştur. Bunun şuurunda olan bir müslüman, çevresindeki ağaçlarla, dağlarla, çiçeklerle, hayvanlarla, nehirlerle vs. büyük bir ünsiyet, sevgi, muhabbet ve kardeşlik bağı kurar. Çünkü çevresinde bulunan her şeyin Allah’ın emirlerine teslim olduğunu anlar. Kendisinin de Alah’a boyun eğen bir kul olduğunu düşününce, çevresindeki eşyayı sevmeye başlar. Onlarla aynı gayeye hizmet eden bir kardeşlik hukuku içerisine girer. Böylece çevresinde gördüğü her şeyden büyük bir lezzet ve tad alır. Bazen çiçeklerle konuşur. Bazen ağaçlarla dertleşir. Bazen de üzerinde tatlı anılarının canlandığı yerlere gidip oraları ziyaret eder… Tıpkı Beşerin Efendisi’nin (sav.) yaptığı gibi… O (sav.), Medineye hicret ettikten sonra her cumartesi günü, ister binitli ister yaya, ilk cuma namazını kıldığı Kuba mescidini zayarete giderdi… Yine fırsat buldukça Uhud dağını ziyaret eder ‘Uhud bizi sever, biz de Uhud’u’ derdi..

Mekke’nin fethinde, binlerce insanın gözü önünde, başında siyah bir sarık, secde edercesine, şehre girerken devesinin üzerine aldığı şahıs çok ilginçti… Bilal-i Habeşi… Hani şu elleri bağlanıp atlarla Mekke sokaklarında sürüklenen Bilal… Âdeta Fahr-i Cihan (asv.) ‘Ey Bilaller! Sizler imanınızdan dolayı bu şehirde çok eziyetler çektiniz. Şimdi buraya muzaffer bir komutan olarak girmek sizin hakkınız’ der gibiydi…

Fetihten sonra Mekke’de 18 gün kalınacaktı. Tıpkı Medineye hicret ettiğinde bütün Medinelilerin Fahr-i Cihan’ı kendi evinde misafir etmek istedikleri gibi, bu sefer Mekkeliler aynı şeyi istiyordu. Nebiyy-i Muhterem’e gelip sordular:

– Yâ Rasulellah, nerede kalmayı arzu ederdiniz?

Hz. Fahr-i Kainat’ın verdiği cevaba bakın:

– Benim çadırımı Şi’b-i Ebî Tâlip vadisine kurun!..

d234s008r2.jpg

Hani şu Mekke döneminde müslümanların muhasara edilip aç susuz bırakıldıkları, açlıktan ağlayan bebeklerin Mekke sokaklarından duyulduğu Şi’b-i Ebî Talip vadisi… Hz. Fahr-i cihan orayı unutmamış… Şimdi o vadiyi şereflendirmek istiyor… Yüce duygular… Üstün şahsiyet… Selamların en güzeli Senin üzerine olsun ey beşerin Efendisi…

İbn-i Ömer (r.a.hüma) şöyle dedi: Rasulullah (sav.) sefere çıkıp ta geceleyin konaklayınca şöyle derdi:

– Ey yeryüzü! Benim de Rabbim, senin de Rabbin Allah’tır. Senin şerrinden, sende bulunanların şerrinden, senin üzerinde yaratılanların şerrinden, senin üzerinde hareket edenlerin şerrinden Allah’a sığınırım. Aslanın ve karanlığın şerrinden, yılanın ve akrebin şerrinden, beldenin sakinlerinin (cinlerin) şerrinden, vâlid’in (şeytanın) vemâveled (diğer şeytanların) şerrinden Allah’a sığınırım. (Ebû Dâvûd: Cihad,75)

Bakınız bu hadis-i şerifte Efendimiz (asv.), yer ile canlı bir varlıkmış gibi konuşmuştur.

Kâinat (universe) kelimesinin Arapça karşılığı ‘Âlem’dir. Âlem, alâmet kelimesiyle aynı köktendir. Alâmet –Türkçemizde kullanıldığı gibi- belirti, işaret demektir. Kâinata, belirti, işaret, alâmet anlamındaki ‘Âlem’ kelimesinin verilmesinin altında derin bir mânâ yatmaktadır. Çünkü, bu kâinatta bulunan her şey, her zerre, Allah’ın varlığına, birliğine, kudretine, ilmine işaret eder. O’nun (c.c) kemal sıfatlarını gösterir. Bir müslüman kâinatta yeni doğan bir canlıyı görünce Allah’ın ‘Muhyî’ ismini hatırlar ve hemen o yüce yaratıcıyı ta’zim eder… Bir gül, bir sümbül, bir lâle görünce, Allah’ın ‘Cemâl (Güzel ve güzellik veren)’ sıfatını hatırlar ve hemen o yüce yaratıcıyı tesbih eder. Meyve veren bir ağacı, sebzeleri, yiyecekleri görünce Allah’ın ‘Rezzâk (rızık veren)’ sıfatını hatırlar ve hemen o yüce yaratıcıyı takdis eder. Tonlarca ağırlıktaki bir uçağı gök yüzünde görünce, Allah’ın kudret sıfatını hatırlar ve hemen o yüce yaratıcıyı noksan sıfatlardan tenzih eder… Böylece kâinatta bulunan her bir varlık ile kardeş olur ve bir iletişim içine girer. Bir ünsiyet ve sevgi bağı kurar. Bunun sonucunda da hayatın her alanından lezzet ve tad alır… Onun içindir ki, yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde bizleri devamlı kâinata bakmaya teşvik eder:

– Meyve verirken ve olgunlaştğı zaman her birisinin meyvelerine bakın (Enam: 99).

– Onlar göklerin ve yerin hükümranlığına bakmıyorlar mı? (Araf: 155).

– Deveye bakmıyorlar mı? Nasıl yaratıldı diye? (Gaşiye: 17).

– Semaya bakmıyorlar mı? Nasıl yükseltildi diye? (Gaşiye: 18).

d234s008r1.jpg

– Dağlara bakmıyorlar mı? Nasıl yerleştirildi diye? (Gaşiye: 19).

– Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak! Ölü toprakları nasıl diriltiyor? (Rum: 50).

– De ki, yeryüzünü dolaşıp bakın! Yaratılış nasıl başladı? (Ankebut: 20).

– İnsan yediğine bir baksın! (Abese: 23).

– İnsan neden yaratıldığına bir baksın! (Tarık: 5).

Kâinata bakıp ta işaretleri göremeyenler, yaratıcının mesajlarını alamayanlar, kâinat kitabının kelamını anlayamayanlar kördürler. Asıl körlük te işte budur. Kuran ‘Gözler kör olmaz, sinelerdeki kalpler kör olur’ (Hac: 46) diyor.

Bizleri bakar körlerden

Fehmi Çiçek

 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın