Ana Sayfa

Geri
El-Vekîl (c.c.)

(İşlerini yoluyla kendisine bırakanların işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyisini te'mîn eden.)

    Kendisine iş ısmarlanan zâtâ vekîl denir. Allahu teâlâ ne güzel ve ne büyük vekildir. İşlerin hepsini tedbir ve idâre eden O'dur. Fakat kendisi hiçbir işinde vekîle muhtaç değildir. O her şeyin yerini tutar, fakat hiçbir şey O'nun yerini tutamaz ve O'na dayanmadan duramaz. Allah'ın yerini tutacak bir vekîl düşünülmesine imkân yoktur. Peygamberler bile O'nun makamına kâim, vekîl olamaz. Fakat O hepsinin üzerinde Rab ve Mâlik olduğu gibi, her şeye karşı Vekîl'dir de. Peygamber demek, Allah'ın bir vekîli demek değildir. Allah'ın buyruklarını insanlara öğreten bir emir kulu demektir. Bunun için Hıristiyanlık dünyâsının patriklere, papazlara ve hele Roma'daki Papa'ya "Allah'ın vekîlidir" diye i'tikad etmeleri bâtıldır.
    Allahu teâlâ, kendisine yoluyla tevekkül edenlerin işlerini en iyi bir neticeye ulaştırır. Gerçi O'na hiçbir şey vâcib değildir. Yani hiçbir şeyi yapmağa veya yapmamağa mecbûriyeti yoktur. O'nun irâdesi çerçevelenemez; isterse yapar, istemezse O'na zorla yaptıracak bir kuvvet yoktur. Fakat O'nun râzı olacağı sûrette işler kendisine bırakılırsa, hayırlı ve kârlı olanı işler; âdeti ve hikmeti budur.
            KİM VEKÎL OLABÎLÎR?
    Bilindiği gibi vekîl yapılacak zâtın, vekîl olacağı iş hakkında kâfi derecede bilgi sâhibi olması, o işi yapmağa gücü yetmesi, kendisini vekîl edenin her bakımdan güvenine lâyık olması iktizâ eder. Şu halde, tevekkül, emin ve muktedir bir vekîle güvenerek, işlerini ona tefvîz etmektir. Meselâ bir da'vâ için vekîl tutmak lâzım gelse, evvelâ o da'vâya âit geniş bilgisi ve müdâfaa kudreti, bununla beraber sadâkat ve merhameti var mıdır? Bu cihetler araştırılır ve ancak bu hususlar tahakkuk ettikten sonra i'timâd edilir. Şu hâlde, bir adam her iş için vekîl olamaz, bilemediği veya yapamayacağı işlerde vekîl de, müvekkil gibi acz içindedir, hele müvekkiline merhâmeti olmayan vekiller daha korkunçtur.
    Hakîkî vekîl ancak Allahu teâlâ'dır. Çünkü her işi bütün esrâriyle bilen ve her müşkülü açan yalnız O'dur. İnsanların, birbirlerinin işlerini görüvermeleri mecâzî bir vekâlettir. Ondan dolayı, vekâlet ma'nâsından ziyâde yardımlaşma ve karşılıklı ivaz ma'nâsı vardır. Bir tüccar, bir avukata iş verdiği zaman, biri ona bilgisi ile yardım ediyor, öteki de para ıvaziyle onu karşılamış oluyor demektir.
            TEVEKKÜL İHTÎYÂCI VE TEVEKKÜLÜN MA'NÂSI:
    Bir insanın gerek şahsına âit husûsatta, gerek âilesi umûrunu tedbir ve idârede, çocuklarının terbiyesinde, sağlık işlerinde, bir tüccar olduğuna göre, mütemâdiyen temevvüc hâlinde bulunan ticâret muamelâtında veya bir me'mur olduğuna göre, resmî işleri etrâfında, velhâsıl hangi meslektense ona göre iş ve gücünün her gün çeşitleşen pürüzleri karşısında, kâr-zarar düşünülerek, işler ne kadar hesaplı tutulursa tutulsun, yine insanın karşısına hiçbir hesapta olmayan şeylerin çıktığı çok görülür. Alınan tedbirler, yapılan istişâreler, hatır ve hayâle gelmedik nice sebepler yüzünden hükümsüz kalabilir. Allah korusun, yerden, gökten beklenmedik nice âfatlar, insan tâkatinin, fen kudretinin önleyemeyeceği nice engeller beliriverir; bütün hesaplar alt üst olabilir, İşte bundan dolayı, arzularımıza nâil olmak için, elimizden gelen bütün gayreti sarf ederek çalışıp çabaladıktan sonra, üst tarafı için telâş ve heyecâna kapılmıyarak, bütün sebepleri emir ve fermânı altında tutan Allah'a tevekkül etmek iktizâ eder.
    Burada tevekkülün ma'nâsı, sarf ettiğimiz bu gayretlerin mahsûl vermesi, boşuna gitmemesi için Allah'tan muvaffakiyet ve yardım dilemektir ve ancak O'na güvenmektir. Bu ise, maddî kuvvetten sonra mânevî kuvveti de kazanmak istemektir. Şu halde tevekkül, mânevî bir istimdat demektir ki, her işte her insanın buna ihtiyâcı vardır.
    Tevekkül denilen ma'nânın bir gönülde yer tutması, sâhibi için, dünyânın en zengin hazinelerine sâhip olmaktan daha kıymetlidir. Bilenler tasdik eder ki, bir insan için gönlünün ferâgat ve huzûru en büyük ni'metlerdendir. Çünkü maddî, mânevî kazançlar, âfiyet ve huzûr içinde gönül rahatlığına bağlıdır. Fikir selâmetini, gönül huzûrunu öldüren başlıca sebepler:
    1- Lüzûmundan fazla hırs, tamâ, rekabet gibi insana huzûr ve rahat nedir bildirmeyen hâller;
    2- İflâs edersem, vereme yakalanırsam, işimden atılırsam gibi kendi kendine zihinde kurulan ma'nâsız korku ve helecanlar;
    3- Başa gelen felâket ve musibetlerin giderilemeyen ıztırapları. Kendisinde bu hâller bulunan insanlar, hayatlarında, dünyâlarına, âhiretlerine yarar bir şeye muvaffak olamazlar, müvesvisdirler, hiçbir iş beceremezler; ürkektirler, hiçbir işe atılamazlar. Bunlar rûhan hasta ve cidden tedâviye muhtaç bir takım zavallılardır. Onların günleri ah, vah ile, vesvese ve evhamla., geçer, biter. Bu halleri parayla, pulla gidermek de mümkün olmaz. Ancak gönüllerde kuvvetli bir tevekkülün, hem de gerçek ma'nâsiyle bir tevekkülün yer tutmuş olması lâzımdır, İşini yoluna koyduktan sonra ötesini Allah'a havâle edip de O'na güvenmek ve O'nun iyi yapacağına inanmak, kalb için büyük bir kuvvettir.
            TEVEKKÜL DEMEK, SEBEPLERİ İHMÂL ETMEK DEMEK MİDİR?
    Sebeplerin ihmâli tembellik demek olduğuna göre, aralarında zıddiyet vardır, İslâm Dîninde tevekkül vâcib, tembellik haramdır. Onun için tevekkül bahsinde şu noktaların da bilinmesi faydalıdır. ,
        1- Tembellik etmemek, bir maksadın ele geçmesi için, insanlarca ötedenberi bilinen ve yapılan sebepler, tedbirler ve çâreler ne ise, onları tatbik etmek vâcibtir. Çünkü Allahu teâlâ bu âlemde her şeyin, her hâdisenin meydana gelmesini, kullarına ilham buyurduğu sebeplerin ve çârelerin yapılmasına bağlamıştır. Buna "tesbîb hikmeti" denir. Yâni bir şeyin yaradılması, bir isteğin verilmesi, ona mahsus sebeplerin husûlünden sonra vuku bulur diye Allah, bir nizam koymuştur. O'nun âdeti bu veçhile akıp gelmektedir. Allah'ın âdetinde ise değişiklik olmıyacağından, müsbet veyâ menfî, istediğini bulmak için, insanın sebeplere dikkat etmesi lâzımdır. Sebepleri ihmâl etmek, Allah'ın vaz'-ı esbâb hakkındaki ezelî hikmetini çürütmeğe çalışmış olmakla berâber, göz göre göre kendini câhilliğin, hastalığın, fukaralığın dişleri arasına atmak demektir ki, bunların hepsi de dînen haramdır. Halbuki sebeplere ehemmiyet verildiği sûrette, bir hâcetinin kazâsı için insan, elinde mevcut bulunan bütün kuvvet ve vesâit ile Allah'a teveccüh etmiş olur ki, elbette daha ciddî ve daha samîmî ve binâenaleyh daha kıymetlidir.
            2- SEBEPLERİN HAKİKÎ KIYMETİNİ BlLMEK:
    Bunların kıymeti, Allah'a karşı birer dilek vâsıtası olmaktan ibârettir. Yoksa te'sir Allah'tandır. Yâni sebepler, İlâhî te'sîrin meydana gelmesi için, birer yol olmak üzere, yine Allah tarafından tertip buyurulmuştur. Kendisine ancak o yollardan mürâcaat etmek iktizâ eder. Fakat maksadın husûlünü sebeplerden değil, onları yaratıp ilhâm eden Allahu teâlâ'dan beklemek lâzımdır. Çünkü her şeyin yaradanı ve müessiri O'dur. Yâni şu iş için çalıştık, çabaladık, artık o ister istemez olacak demeyin; te'sîri Allah'tan bekleyin; biz istedik, Allah da müsâade ederse olur., deyin.
        3- Her hususta, Allah'tan başka hiçbir şeye güvenmemek. Nice insanlar vardır ki, ellerindeki servete veyâ mevkıa veyâhud büyük adamlarla olan husûsiyetine, yâhud yüksek tahsil görmüş oğluna veya kızına güvenmektedir. Onların varlığı gönlünü doldurmuştur. Yarına emniyetle bakıyor. Allah'tan bütün bütün gaflet halindedir. Her teşebbüsünü bu kuvvetlerle başaracağına inanmıştır. Halbuki bütün bunlar ve hattâ her şey, bir anda yok olabilir. O zaman yalnız bunlara dayananın hâli ne olur? Bunlara yine dayanmalı, fakat asıl Allah'a güvenmelidir.
            KULA GEREKEN ŞEY:
    İzahatımızın bir icmâli olmak üzere deriz ki, gerçek bir tevekkül, fikirlerin sükûnetini, kalplerin istirahatini te'min eden bir kuvvettir. Bunu anlayanlar, hayâtın değişip duran darlığına ve genişliğine kulak vermezler. Kişinin kendine, mevkiine, bilgisine, zekâsına güvenmesi hep yalandır, İnsana gereken, ancak Allah'a güvenmektir. Çünkü O'nsuz hiçbir şeye muvaffak olamaz. O'nunla ise, her şeye kâdir olur. İnsanın kendi gibi zayıf ve fânî mahlûkata i'timâdı, akıl ve hikmete uygun değildir. Bugün lehinde bulunanlar, yarın aleyhinde bulunabilir.
    İşlerin başarılması için meşru sebeplere başvurulması, hattâ bu hususta fazla bilgisi olanlara danışılması ve ötedenberi tecrübelerle, fennî incelemelerle kararlaşmış usûllerden faydalanılması, daha ilerisi için aczini bilerek işini Allah'a ıs- ] marlayıp ancak O'na i'timat edilmesi gerektir. Bu sâyededir ki, insan kendini telâş ve heyecandan, üzücü isti'calden, insanlık şeref ve haysiyetini kaybetmek tehlikesinden kurtarmış olur. Peygamberimiz salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz tehlikenin en uzağını, en gizlisini herkesten evvel görürdü. Ona göre ne yapmak lâzımsa yapar, tedbîrini alır, sonra aldığı bu tedbîrlere değil, ancak Mevlâsına güvenirdi, İşte tevekkül babında bize yüce örnek.

Ali Osman Tatlısu


 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın